Anne Bedia Hanım, eşinin ölümünden sonra dört çocuğuyla baş başa kalmıştı. Yoksulluk ve çaresizlik içinde, üç çocuğunu yanına alarak baba toprağı Suriye’ye dönmeye karar verdi.

En küçük oğlu Ammo Bahe ise yedi yaşındaydı. Bedensel ve zihinsel gelişimi yaşıtlarından gerideydi. Bedia, onu Deyrulzafaran Manastırı’na bırakmak zorunda kaldı.

Ayrılırken oğlunu bağrına bastı ve kulağına:

“Beni burada bekle. Seni almaya geleceğim.” dedi.

Sonra küçük Bahe’ye kırmızı çoraplarını giydirdi.

“Geldiğimde seni bu çoraplarından tanıyacağım.”

Belki bir anne için söylenebilecek en ağır cümleydi bu. Çünkü Bedia, üç çocuğuyla yola çıkarken geride yalnızca oğlunu değil, yüreğinin bir parçasını da bırakıyordu.

Bahe ise manastırda kaldı.

Günler aylara, aylar yıllara dönüştü. O, manastırda kendisine verilen küçük işlerle oyalanıyor; fırsat buldukça kapıya çıkıp annesinin yolunu gözlüyordu.

Zamanla manastırda çalışanlar onun öyküsüne alıştı. Bahe artık yalnızca annesini bekleyen bir çocuk değil, verdiği söze sadakatle tutunan bir hayatın sessiz tanığıydı.

Mevsimler değişti, insanlar yaşlandı, nesiller gelip geçti.

Bahe’nin bekleyişi ise sürdü.

Tam yetmiş uzun yıl...

Manastıra gelenlerle yaptığı ufak sohbetlerde o cümle dökülüverir ağzından her defasında:

Annemi bekliyorum, gelip beni alacak.

 

Ammo Bahe 2014 yılında, hayatını kaybetti.   Yıllar önce kendisine verilen sözü kalbinde taşıyarak o kapının önünde hayata veda etti.

Cenaze törenine Süryaniler, Hristiyanlar ve Müslümanlar beraber katıldılar. Yetmiş yılını geçirdiği manastırın toprağına emanet edildi.

Ammo Bahe’nin öyküsünü niye mi yazdım?

Çünkü bazı öyküler yalnızca geçmişi anlatmaz; insana bugününü de sorgulatır.

Bir annenin söylediği tek cümle, bir çocuğun bütün hayatına yön vermişti:

“Seni almaya geleceğim.”

Bahe, o söze inandı.

Belki de insanın yüreğinde umut, gerçekleşeceğine dair bir garantiden değil, inanmak istediği bir sözden doğar.

Kırmızı çoraplar, yıllar sonra geriye kalan bir ayrıntıdan çok daha fazlasıydı. Onlar, bir çocuğun annesine duyduğu sevginin ve verilen bir sözün hafızadaki son iziydi.

Bahe’nin hayatı, yetmiş yıllık bir bekleyişten ibaret değildi.

O, bir çocuğun kendisine söylenen söze nasıl bütün ömrünü emanet edebildiğinin öyküsüydü.

Ve belki de en acısı şuydu:

Bahe, annesinin gelmeyeceğini hiç öğrenmeden yaşadı.

Yıllar önce Mardin’de Deyrülzeferan Manastırı’nı ziyaret etmiştim.

Manastırın taş duvarları, yüzyılların sessizliğini taşıyordu. İçeride tarih vardı; dışarıda ise kapının hemen önünde, o tarihin içine sığmayacak kadar büyük bir yalnızlık oturuyordu.

Ammo Bahe…

Onu ilk gördüğümde adını dahi bilmiyordum.

Kapının önünde oturuyordu. İlk dikkatimi çeken kırmızı çorapları oldu. Taşların, tozun ve yaşanmış yılların arasında o kırmızı renk tuhaf bir şekilde canlıydı.

Yanına yaklaştım.

“Merhaba,” dedim.

Bana Arapça bir şeyler söyledi.

Gülümsedim; ama ne dediğini anlayamadım.

O sırada manastırda görevli birisi yanıma gelip sessizce anlattı:

“Türkçe bilmiyor, sadece Arapça konuşuyor. Yıllardır burada… Kendisini buraya bırakan annesini bekliyor.”

Bir cümlenin insanın içine bu kadar ağır oturabileceğini o zaman öğrendim.

Başımı kaldırıp manastırın kapısına baktım.

Sonra ona.

Artık karşımda yalnızca yaşlı bir adam yoktu. Sanki yıllar önce bir annenin elinden tutulup o kapının önüne bırakılmış, sonra da zamanın geçmesine rağmen oradan hiç ayrılmamış bir çocuk vardı.

Kim bilir kaç sabahlar aynı yola bakıyordu.

Kaç akşam güneş manastırın taş duvarların arkasında kaybolurken, annesinin o kapıdan çıkıp geleceğini düşündü. Kaç gece, “Belki yarın gelir.” diyerek uyudu; kaç sabah, aynı umudun peşinden yeniden kapıya çıktı.

Belki ilk yıllarda beklemek umut demekti.

Sonra alışkanlık oldu.

Belki de insan, çok uzun süre bekleyince beklediği şeyden bile vazgeçemiyor; yalnızca beklemeye devam ediyor.

Ne söylediğini anlayamadım.

Onun dilini bilmiyordum.

Ama gözlerinde yıllardır söylenip de hiçbir dile çevrilememiş bir cümle vardı.

O an gözyaşlarımı tutamadım.

Annesizliğin ne demek olduğunu bildiğimden Amma Bahe’ye sarıldım. İkimizde o an ANNE özlemini birlikte yaşadık.

Bir insanın ömrünü bir bekleyişe sığdırabileceğini gördüm.

Ayrılırken dönüp son kez baktım.

Ammo Bahe yine kapının önündeydi.

Kırmızı çoraplarıyla.

Son defa baktım ve el salladım.

Sessizce.

Sanki dünya onun için aynı yerde durmuş, annesi birazdan o kapının ardından çıkıp gelecekmiş gibi…

Ben o gün Deyrülzeferan’dan ayrılırken arkamda bir adam bırakmadım; annesinin bir gün döneceği umuduyla ömrünü o kapının önünde tüketmiş bir çocuğu orada bıraktım.

Şimdilerde annesine karşı gelen, hatta annesine el kaldırıp küfürler savuranlara; anne özlemini son nefesine kadar taşıyan Ammo Bahe’nin hayat öyküsü gelsin.

Çünkü bazıları annesinin kıymetini, onu kaybettikten sonra değil; ömrünün sonuna kadar onu beklerken öğrendi. Ve bazı kapılar, bir anne dönsün diye ömür boyu açık kaldı.