Türk sanat müziğinin eşsiz repertuvarında öyle bir şarkı var ki; aradan yıllar geçmesine rağmen ilk günkü hüznünü bugün bile taşıyor. Her dinlendiğinde başka bir yüreğe dokunuyor, başka bir hatıranın kapısını aralıyor. Kimi için büyük bir aşkı, kimi için tarifsiz bir ayrılığı, bazıları içinse geçmişte kalmış ama gönülden hiç silinmemiş birini hatırlatıyor.
Belki de bu şarkıyı böylesine özel kılan, yalnızca bestesi ya da sözleri değil… Ardında saklı olan, yıllara meydan okuyan o yaşanmış hikaye.
Peki, insanın bam teline dokunan bu şarkının ardında nasıl bir hikaye var?
Belki de asıl hikaye, şarkının kendisinden çok, onu ortaya çıkaran yaşanmışlıkta saklı…
Çünkü o şarkılar yalnızca bestelenmemiştir.
Yaşanmıştır.
“Sen Kimseyi Sevemezsin” de işte böyle bir şarkı.
Yeşilçam filmlerini aratmayacak kadar dramatik bir hayat hikayesinin içinden çıkıp gelen, dört satırlık bir sitemin; Bestekar Kamuran Yarkın tarafından Nihavent makamında dantel gibi işlenen notalarla ölümsüzleşmiş hali…
Cevabı belki de çok basit:
Çünkü insan değişiyor ama kalp acısı değişmiyor.
Peki, üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen dinlenilen bu şarkı nasıl ortaya çıktı?
Şarkının sözleri Dr. Doğan Işıksaçan’a ait.
Işıksaçan’ın eşi de doktordu. Mutlu bir evlilikleri vardı. Hayatın onlara sunduğu tablo, gelinen son noktaya kadar güzeldi.
Sonra bir kaza…
Doğan Işıksaçan felç olur.
Bundan sonraki süreç mutsuzlukları da beraberinde getirir.
Eşi, ilk yıllarda büyük bir fedakarlıkla yanında durdu. Bir doktor olmasının da verdiği bilgi ve imkanlarla eşine baktı, ilgilendi.
Ama zaman acımasız yönünü bir kez daha gösterir.
İnsanları da, ilişkileri de değişebiliyor.
Yıllar geçtikçe o ilgi azaldı.
Şefkat azaldı.
Sevgi siyah-beyaz fotoğraflarda kalır.
Ve Doğan Bey, bir zamanlar hayatını paylaştığı kadının gözünde artık bir eş değil, adeta bir yük haline geldiğini hissetmeye başladı.
Sonra öğrendiği gerçek, zaten ağır olan hayatını daha da ağırlaştırdı.
Eşinin hayatında başka biri vardı.
İşte o an, söylenecek çok söz vardı ama bazen insanın söyleyebildiği en güçlü şey birkaç cümleden ibaret olur.
Doğan Işıksaçan da hislerini dört satıra sığdırdı.
“Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin, sevmeyeceksin
Rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin
Şefkat nedir, aşk nedir, ömrünce bilmeyeceksin
Rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin…”
Sadece dört satır…
Ama içinde koca bir hayat.
Bir evliliğin çöküşü, bir insanın çaresizliği, kırgınlığı, ihaneti ve yalnızlığı…
Sonra bu dört satır, bestekar Kamuran Yarkın’ın elinde başka bir kimliğe büründü.
Nihavent makamının sihirli nağmeleriyle buluştu.
Ve ortaya bir şarkı çıktı.
Fakat aslında ortaya çıkan sadece bir şarkı değildi.
Bir insanın yüreğinde başlayan kişisel bir acı, zamanla binlerce insanın ortak duygusuna dönüştü.
Belki de bu yüzden şarkıyı dinleyen herkes, kendi yaşamından bir parça buldu onda. Kimi yarım kalmış bir sevdayı, kimi sessizce içine gömdüğü bir ayrılığı, kimi de yıllar önce geride bıraktığı bir hatırayı buldu.
Şarkı aynı şarkıydı ama herkesin yüreğinde başka türlü çalıyordu.
İşte sanatın gücü de burada değil mi?
Bir insanın yaşadığı acıyı alır, milyonların anlayabileceği bir dile çevirir.
Doğan Bey belki kendi hikayesini anlattı.
Ama yıllar boyunca terk edilenler, karşılıksız sevenler, aldatılanlar, yalnız bırakılanlar, sevgisini kaybedenler o şarkıda kendilerinden bir parça buldu.
Şarkı bu yüzden yaşadı.
Bu yüzden yaşıyor.
Yıllar önce İstanbul’da Beyoğlu’nun kalabalık sokaklarından birinde, biraz kırgın, biraz da duygusal bir sokak çalgıcısı, elindeki kemanla “Sen Kimseyi Sevemezsin” şarkısını gözleri yaşlı seslendiriyordu. Yanından geçen insanlar ise kimi telaşla, kimi kendi düşüncelerine dalmış, sanki sokakta hiçbir şey olmuyormuş gibi yollarına devam ediyordu.
Oysa kemanın tellerinden yükselen o ezginin ardında, sıradan bir şarkının çok ötesinde bir hikâye vardı. Belki de önünden geçenler, bu şarkının nasıl bir acıdan doğduğunu, hangi duyguların ve hangi yaşanmışlığın bu sözlere hayat verdiğini bilselerdi, daha farklı görüntüler ortaya çıkabilirdi.

Bugün müzik dünyasına baktığımızda her gün onlarca yeni şarkı çıkıyor.
Kimi birkaç gün konuşuluyor.
Kimi birkaç hafta dinleniyor.
Sonra unutulup gidiyor.
Ama bazı eserler var ki yıllara meydan okuyor.
Çünkü onların arkasında sadece kalplere dokunan sözler ve notalar yok.
Hayat var.
Acı var.
Aşk var.
İhanet var.
Yalnızlık var.
Ve en önemlisi, gerçek var.
Hüznün yıllarla olan birlikteliği var.
Belki de bu yüzden geçmişin şarkıları bize daha sahici geliyor.
Çünkü o şarkılarda söylenenler, birilerinin gerçekten yaşadığı hayatın içinden süzülüp geliyor.
“Sen Kimseyi Sevemezsin” de bunun en güzel örneklerinden biri.
Bir insanın eşine duyduğu sitem, yıllar sonra binlerce insanın dilinde aynı acıya dönüştü.
Hayata küsmenin hüznünü ve inceliğini anlatabilen insanlar, içlerinde biriktirdikleri duyguları kaleme ve notalara döktüklerinde, romantizmin en güzel görüntüsü de kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Çünkü bazen kelimelerin anlatmaya yetmediği yerde, notalar başlıyor. Bir insanın kırgınlığı, yalnızlığı ve hayata karşı sessiz sitemi, notaların arasında başka bir anlam kazanıyor.
Ve ortaya, yıllar geçse de insanın yüreğine dokunmayı sürdüren o eşsiz güzellik çıkıyor.
Şiddet yok.
Sitemin farklı bir tarafı hayatın bir parçası oluyor.
Düşünün…
Bir zamanlar dört satır olarak kağıda dökülen bir kırgınlık, bugün bile insanların yüreğine dokunuyor.
Demek ki bazı duyguların süresi yok.
Bazı acıların son kullanma tarihi de yok.
Bazı şarkıların da yaşı yok.
Çünkü gerçek duygular eskimez.
Ve galiba iyi bir besteyi zamansız yapan da budur.
Yaşanmışlık…
Zaten yaşanmışlık olmasaydı, o dört satır yazılamazdı.
O dört satır yazılmasaydı Kamuran Yarkın o besteyi yapamazdı.
Ve o beste olmasaydı, bugün biz aynı şarkıyı ilk günkü heyecanla dinleyemezdik.
Bazı şarkılar kulağa değil, doğrudan hayata yazılır.
“Sen Kimseyi Sevemezsin” de tam olarak böyle bir şarkıdır.
Dört satırlık bir sitemden doğmuş, bir ömrün acısıyla yoğrulmuş; yılların yorgunluğuna direnerek bugüne, hatta sonsuzluğa ulaşmış bir beste…
Şimdi, gecenin ilerleyen bir saatinde, demli bir çayın buğusuna biraz da geçmişin kokusunu karıştırıp bu ölümsüz eseri dinleme zamanı.
İzin verirseniz, zamanın geriye doğru aktığı o yıllara, insanların daha mutlu, hayatın daha sade olduğu günlere gideyim.
 Bazı şarkılar insanı yalnızca geçmişe değil, geçmişte bıraktığı kendisine de götürür.

https://youtu.be/ZRC9Z4zCC9M?si=jo__A-hzyAxA30uU