Ülke olarak kendimize ait bazı rekorların yanına yanaşabilecek başka bir ülke bulmakta zorlanıyorum. Ne yazık ki bu rekorlar, övünç kaynağı olacak türden değil. Konu başlıklarına göre dağılımına baktığımızda ortaya çıkan çarpıcı sonuçların, toplumumuzun yaşamının hemen her alanına sirayet ettiğini görmek mümkün.

Mesela gazete ve kitap okuma alışkanlığı konusunda dünya standartlarının oldukça altında yer alıyoruz. “Neden okumuyoruz?” sorusu yıllardır soruluyor; fakat konuya hâkim olanların bile bu soruya net ve ikna edici bir cevap verebildiğini söylemek güç. Sorunun varlığı konusunda herkes hemfikir, ancak çözüm konusunda aynı kararlılığı göremiyoruz.

Ülke nüfusunun otuz beş milyon civarında olduğu yıllarda gazete, kitap ve dergi okuma oranlarımız Avrupa standartlarına yakındı. Bugün ise “Ben gazeteleri internetten okuyorum” diyerek kendince bir mazeret üretenlerin, diğer ülkelerdeki gerçek satış ve okuma rakamları karşısında nasıl bir açıklama yapacaklarını merak ediyorum. Çünkü mesele sadece erişim değil, alışkanlık ve kültür meselesidir.

Bir gazete, bir kitap okuyarak yetişen neslin; bugün üniversitelerde ders veren akademisyenlerle bazı konularda rahatlıkla tartışabildiği, fikir üretebildiği bir dönem yaşandı. Bugün ise en basit soruyu bile arama motorlarına soran bir nesil yetişiyor. Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı; fakat bilgiyi anlamak, yorumlamak ve üretmek hiç bu kadar zorlaşmamış olabilir.

Yakın tarihte hayata gözlerini yuman İsviçreli gezgin-yazar Erich Von Däniken’in, Milliyet yayınları arasında yer alan ve dünya çok satanlar listesinde uzun süre zirvede kalan “Tanrıların Arabaları” adlı kitabını edinmek için günler öncesinden Kışla Caddesi’ndeki Maarif Kitabevi’ne sipariş vermiştim.

Bir kitabın yolunu gözlemek, aslında insanın kendi ufkuna açılan bir kapıyı beklemesi gibidir. Ne var ki bugün Büyükşehir statüsüne kavuşmuş Malatya’da, nüfus artarken kültürel mekânların aynı oranda çoğalmadığını görmek, şehrin geleceği adına düşündürücü ve bir o kadar da hüzün verici bir tabloyu gözler önüne seriyor.

Şehir merkezinde adeta mantar gibi çoğalan kafelerde, günübirlik sohbetlerin sığ sularında vakit tüketen kalabalıkların; zihni besleyen, ufku genişleten sanatsal etkinliklerden ve okuma alışkanlığından uzak kalması, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir mesele olarak karşımızda duruyor.

Yıllar önce Kuzey Avrupa ülkelerine yaptığım bir seyahatte, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de şehir merkezinde dikkatimi çeken bir manzara olmuştu. Kafelerin ve mağazaların büyük çoğunluğu kültür ve sanatla ilgiliydi. Kitapçılar, sanat galerileri, müzik mağazaları şehrin en görünür noktalarında yer alıyordu. İnsanlar bu mekânlara sadece alışveriş yapmak için değil, vakit geçirmek, öğrenmek ve düşünmek için giriyordu.

Deprem öncesinde Malatya’nın en büyük caddesinde ise bambaşka bir tablo vardı. Telefon operatörleri, giyim mağazaları ve gıda işletmeleri caddenin neredeyse tamamını kaplıyordu. Şehrin en belirgin yerlerinde bir kitapçıya rastlamak neredeyse mümkün değildi. Kültür ve sanatın görünürlüğü azaldıkça, toplumun düşünsel derinliğinin de zayıflaması kaçınılmaz hale geliyor.

Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun sadece kitap okunmaması değil; düşünme, sorgulama ve üretme alışkanlığının zayıflamasıdır. Okumayan bir toplum, başkalarının ürettiği fikirlerle yaşamak zorunda kalır. Bu da bağımsız düşüncenin, eleştirel bakışın ve bilimsel gelişmenin önündeki en büyük engellerden biridir.

Belki de artık şu soruyu kendimize dürüstçe sormanın zamanı gelmiştir:
Biz gerçekten okumaya vakit bulamayan bir toplum muyuz, yoksa okumayı hayatımızın merkezine koymayı unutmuş bir toplum mu?

Cevap, geleceğimizin yönünü belirleyecek kadar önemlidir.

Siyaseti slogan, futbolu kimlik, özentiyi karakter sananların en büyük sorunu cehalet değil; akla ihtiyaç duyduklarında onu nerede arayacaklarını bilmemeleridir.

Bir gün, sürekli olarak akıl danıştıkları ekranın ortasında şu cümle belirecek:
“Aradığınız akıl bulunamadı.”