“Ben seni hiç sevmedim ki
Gittiğin zaman gitmeni sevdim…”

Bazı dizeler vardır; insan ilk duyduğunda sadece bir şiir dinlediğini sanır. Oysa yıllar geçtikçe fark eder ki o dizeler, aslında bir dönemin ruhunu taşımaktadır. “Adam Gibi” işte böyle bir şiirdi. Sadece bir aşkın anlatımı değil, bir neslin duygularını yüksek sesle söyleyebilme cesaretiydi.

1998 yılı… Türkiye’de müzik kasetlerinin altın çağı. Pop şarkıcılarının listeleri domine ettiği bir dönemde bir şiir kasetinin bu kadar konuşulması kimsenin beklediği bir şey değildi. Fakat oldu. Çünkü o kasetteki dizeler, insanlara şiirin büyülü dünyasını yeniden hatırlattı. Dizeler kalbe dokunuyordu. İnsanların kendi içlerinde sakladığı duygular, ilk kez bu kadar açık ve gururlu bir şekilde dile getiriliyordu.

O yıllarda şiir, sadece kitap sayfalarında ve haftalık dergilerin şiir köşelerinde  kalan bir edebiyat türü değildi. Evlerde, arabalarda, yolculuklarda dinlenen bir sesti. Birçok insan için şiir, bir şarkı kadar yakındı; hatta bazen bir şarkıdan daha etkiliydi. Çünkü şiir, melodiden önce duygunun kendisiydi.

“Ben yangını sevdim yandığım zaman böyle işte
Ben sevdim mi adam gibi severim.”

Bu dizelerdeki vurgu, aşkın romantik tarafından çok karakterli tarafına işaret ediyordu. Sevmek sadece mutlu olmak değildi. Sevmek; yanmayı göze almak, kaybetmeyi kabullenmek ve yine de duygusundan utanmamaktı. Belki de bu yüzden insanlar bu şiiri dinlerken kendilerini güçlü hissediyordu.

Bir başka önemli nokta da şuydu: Bu şiirin yazarı çok gençti. Henüz hayatın başında olan birinin bu kadar derin bir duygu dili kurabilmesi, dinleyenleri şaşırtmıştı. Çünkü herkes kendi gençliğinde yaşadığı o ilk büyük duyguyu hatırlıyordu. İlk ayrılığı, ilk gururu, ilk kırgınlığı…

Aslında “Adam Gibi”, geçmişten kopuk bir metin değildi. Türk şiirinin köklü geleneğinden beslenen, ama modern bir sesle konuşan bir şiirdi. Bu yüzden yıllarca Nazım Hikmet’in coşkusunu, Cemal Süreya’nın inceliğini, Necip Fazıl’ın derinliğini, Ahmet Arif’in içtenliğini ve Atilla İlhan ve Ümit Yaşar Oğuzcan’ın romantizmini okuyarak büyüyen insanlar, bu yeni sesi yadırgamadı; aksine kendilerine yakın buldu. Çünkü duygular değişmiyordu, sadece ifade biçimi değişiyordu.

Renkli Mektup Kağıtlarının Romantizmi

Atatürk Lisesi’nin Edebiyat bölümünde okumanın verdiği romantizm, sadece ders kitaplarının sayfalarında kalan bir duygu değildi; okulun koridorlarında, bahçesinde, hatta teneffüs aralarında bile hissedilen bir ruh haline dönüşmüştü. Fen bölümü öğrencileri fizik formülleriyle, kimya deneyleriyle ve matematik problemleriyle meşgul olurken, bizler kelimelerin büyüsüne inanıyorduk. Onlar sonuç arıyordu, biz anlam arıyorduk.

O yıllarda bir arkadaşımız sevdiği kişiye duygularını nasıl anlatacağını bilemediğinde, elinde kalemle bize gelirdi. Biz de kelimeleri özenle seçer, cümleleri bir kuyumcu titizliğiyle dizerdik. Çünkü bir mektup, sadece yazıdan ibaret değildi; bir kalbin tercümesiydi.

Renkli mektup kağıtları o yılların en değerli iletişim araçlarından biriydi. Üzerinde çiçek desenleri olan, kenarları süslü, bazen hafif kokulu kağıtlar… Her biri bir heyecanın, bir bekleyişin ve çoğu zaman da bir umudun taşıyıcısıydı. Zarfın içine konulan o birkaç sayfa, günlerce saklanır, defalarca okunur, hatta yıllar sonra bile çekmecenin en gizli köşesinden çıktığında insanın yüzünde istemsiz bir tebessüm bırakırdı.

Bugünün hızlı mesajlaşma dünyasında bir duyguyu birkaç saniyede göndermek mümkün. Ama o yıllarda bir mektup yazmak sabır isterdi. Düşünmek, cümle kurmak, silmek, yeniden yazmak… Sonra zarfı kapatırken kalbin biraz daha hızlı atması… Ve cevabı beklerken geçen o uzun günler… Belki de sevgiyi değerli kılan şey tam olarak buydu: Emek vermek ve beklemek.

Bugün geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz ki, o renkli mektup kağıtları sadece gençlik yıllarının bir hatırası değildi. Aynı zamanda bir dönemin duygularını, inceliğini ve masumiyetini taşıyan küçük zaman kapsülleriydi.

Üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen ‘Adam Gibi’ şiiri hâlâ hafızalarda yaşamaya devam ediyor. Çünkü bazı şiirler duygularla bütünleşir, bir neslin şiire olan bağlılığını simgeler ve yıllar geçse bile ilk günkü etkisini kaybetmez.”

Ve bazı duygular vardır; insan onları bir kez yaşar, ama bir ömür boyunca hatırlar.
İşte “adam gibi sevmek” tam da böyle bir şeydir.