Türk futbolunun hafızasında oyun kurucu denildiğinde akla gelen isimler bellidir. Oğuz Çetin'in oyun zekası ve haraketli toplarla hücum oyunculara pozisyon yaratması, Tugay Kerimoğlu'nun pas kalitesi, Sergen Yalçın'ın yaratıcılığı... Yabancı futbolcular arasında ise Alex de Souza ve Gheorghe Hagi'nin bıraktığı iz hala silinmiş değil.

Bu isimlerin ortak noktası, top ayağına geldiğinde oyunun yönünü değiştiren oyun zekasına sahip olmalarıydı.

Bugün aynı özelliğe sahip, hatta modern futbolun bütün gerekliliklerini içinde barındıran bir futbolcuya sahibiz: Arda Güler...

Ancak ne yazık ki Dünya Kupası sürecinde onun gerçek kimliğini sahaya yansıtmasını sağlayacak bir teknik anlayış göremedik.

Milli Takım'ın turnuvaya erken veda etmesinin ardından futbol kamuoyunda oluşan ortak görüş, Vincenzo Montella'nın elindeki oyuncu grubunun kalitesini doğru değerlendiremediği yönünde oldu. 2002 de elde edilen dünya üçüncülüğünden sonra en iyi jenerasyon olarak gösterilen bu kadroya uygulanan oyun planı, futbolcuların özellikleriyle örtüşmedi.

Bunun en somut örneğini Avustralya ve Paraguay karşılaşmalarında izledik.

Hakan Çalhanoğlu'na klasik "10 numara" serbestliği tanınırken, Arda Güler sağ kanatta oyuna mahkum edildi. Oysa Arda'nın en büyük özelliği çizgiye basmak değil; oyunun merkezinde topa yön vermek, tempoyu belirlemek ve savunma arkasına attığı paslarla rakibin dengesini bozmaktır.

Nitekim ABD karşılaşması bunu bir kez daha ortaya koydu.

Hakan Çalhanoğlu'nun olmadığı maçta Arda Güler'e merkezde daha özgür bir rol verildi. Sonuç ortadaydı. Attığı gol, yaptığı asist niteliğindeki paslar, adam eksiltmeleri ve oyunu okuma becerisiyle sahanın en etkili ismi oldu. Fizik gücüyle öne çıkan ABD savunmasını birkaç dokunuşla çaresiz bıraktı.

Haklı olarak maçın oyuncusu seçildi.

Aslında konuşan Arda değildi...

Konuşan futbol aklıydı.

Maç sonunda yaptığı açıklama ise performansından bile daha değerliydi. Yapılan eleştirilerin haklı olduğunu söylemesi, sorumluluğu başkalarına atmaması ve "Eksik olan bizdik." diyebilmesi, henüz genç yaşta olmasına rağmen ne kadar olgun bir karaktere sahip olduğunu gösterdi.

Büyük futbolcuları sadece yetenekleri değil, karakterleri de büyütür.

Bugün Real Madrid'in Arda Güler'e neden yatırım yaptığını artık herkes daha net görüyor. İlk sezonunda yaşadığı sakatlıkların ardından hem fiziksel olarak güçlendi hem de oyun liderliği konusunda ciddi mesafe kat etti. İspanyol basını artık onu sadece gelecek vadeden bir yetenek olarak değil, Real Madrid'in uzun yıllar üzerine takım kurabileceği bir yıldız olarak değerlendiriyor.

Türkiye'nin de artık aynı gerçeği kabul etmesi gerekiyor.

Arda Güler'i sağ kanatta harcamak, klasik kalıpların içine sıkıştırmak ya da başka oyuncuların gölgesinde bırakmak Türk futboluna yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.

Dünya Kupası'nda yaşanan başarısızlığın en büyük sorumluları ise hiç kuşkusuz Teknik Direktör Vincenzo Montella ile Türkiye Futbol Federasyonu yönetimidir. Böylesine kaliteli bir jenerasyondan beklenen verim alınamamışsa, bunun hesabı futbolculardan önce teknik akla sorulmalıdır.

Şimdi önümüzde yeni bir süreç var.

Fransa, İtalya ve Belçika gibi Avrupa'nın devleriyle oynanacak Avrupa ligi maçları aynı zamanda Türk futbolunun da yeni yol haritasını belirleyecek.

Bu süreçte isimlerden çok sistem değişmeli...

Ezberler bırakılmalı...

Milli Takım, Arda Güler'in etrafında yeniden şekillendirilmeli.

Çünkü bazı futbolcular takımın bir parçası olur.

Bazıları ise takımın kendisi...

Arda Güler artık milli takımın lider oyuncusu konumuna gelmiştir.

Bundan sonra yapılması gereken, onu oyuna uydurmaya çalışmak değil; oyunu onun üzerine kurmaktır.

Aksi halde kaybeden sadece bir teknik direktör ya da bir turnuva olmayacaktır.

Kaybeden, Türk futbolunun kendisi olacaktır.

Sorun jenerasyonda değil, onu doğru yönetecek teknik adamdadır. Bizi iyi tanıyan yerli bir teknik direktörle bu jenerasyon çok daha büyük başarılara imza atabilir.