Bazen sokak aralarında, bazen okul bahçelerinde top oynayan çocukları gördüğümde zaman bir anlığına duruyor. Ayaklarının altındaki topa heyecanla vuran o küçük bedenlere bakarken, sanki yıllar geriye sarılıyor. Onların ne hayal ettiklerini, kalplerinde nasıl bir umut taşıdıklarını düşünmeden edemiyorum. Belki de televizyon ekranlarında gördükleri bir futbolcu gibi olmanın hayalini kuruyorlar. Belki de bir gün tribünlerin alkışladığı bir isim olmayı…

Bazılarının sırtında hayranı oldukları futbolcuların formaları var. O formaların içinde sadece bir çocuk değil, kocaman hayaller taşıyan bir yürek koşuyor. Topun peşinden koşarken yüzlerinde oluşan o masum sevinci görünce, kendi çocukluğumun izleri gözümün önünde canlanıyor.

Bizim çocukluğumuzda bugünkü gibi halı sahalar yoktu. Mahalle aralarındaki boş araziler, toprak sahalar bizim stadyumlarımızdı. “Tarla” dediğimiz o yerler, bizim için dünyanın en büyük futbol sahasıydı. Futbol ayakkabısı denince akla marka gelmezdi; ayağımızda çoğu zaman “Ankara lastiği” olurdu. Topumuz bazen eski bir lastik, bazen naylon bir top olurdu. Ama o topun peşinden koşarken hissettiğimiz mutluluğun tarifini bugün bile yapmak zor.

Televizyondan izleyemediğimiz, gazetelerde küçük fotoğraflarını gördüğümüz futbolcular bizim kahramanlarımızdı. Fenerbahçeli Cemil Turan, Alpaslan Eratlı; Galatasaray’dan Fatih Terim; Beşiktaş’tan Yusuf Tunaoğlu ve Zekeriya Alp… Yurt dışından Franz Beckenbauer ve Paul Breitner… Onların adını duyduğumuzda gözlerimiz parıldar, mahalle maçlarında kendimizi onların yerine koyardık. Attığımız her golde, sanki bir dünya kupası kazanmış gibi sevinirdik.

Sıtmapınarı’nda, Mustafa Necati İlkokulu’nun bahçesinde, eski hal binasının beton zemininde ve bugün Sabancı Kültür Sitesi’nin bulunduğu arazide geçen günler hâlâ kalbimin bir köşesinde sıcacık duruyor. Toz toprak içinde saatlerce koşar, akşam ezanı okununcaya kadar oyuna doyamazdık. Yorulmak nedir bilmezdik. Çünkü futbol bizim için sadece bir oyun değil, hayatın en güzel heyecanıydı.

İyi bir arkadaş grubumuz vardı. Birlikte büyüdüğümüz, birlikte güldüğümüz, birlikte ter döktüğümüz dostlarımız… Mehmet Karadeniz grubumuzun lideriydi. Sahada güven veren bir futbolcuydu. Kafa toplarındaki başarısı, iki ayağını da ustalıkla kullanması bize cesaret verirdi. Onun yanında kendimizi güçlü hissederdik.

İbrahim Coşkun, Salim ve Selim Mutlu, Şahin ve Şaban Yağmur, Kamil Kayalı, Faruk Arpacı, kaleci İlhan, Şahabettin Yetiş, Nihat, Murat Demir, rahmetli Mehmet, Kadir ve Kilayıklı Hüsnü… Bu isimleri her hatırladığımda içimde tatlı bir sızı hissediyorum. Çünkü o günler geri gelmeyecek, ama hatıraları hep bizimle yaşayacak.

Yıllarca okul bahçelerinde ve tarlalarda top oynadıktan sonra amatör kümede futbol oynamanın hayalini kurduk. İçimizden bazı arkadaşlarımız o hayali gerçekleştirdi. Ama aslında hepimiz bir şeyi başarmıştık: Gerçek dostluğu öğrenmiştik. Paylaşmayı, dayanışmayı ve birlikte sevinmeyi öğrenmiştik.

Bugün okul bahçelerinde benzer görüntülerin farklı yönlerini görünce içimde bir sıcaklık oluşuyor. Yılların ne kadar hızlı geçtiğini bir kez daha anlıyorum. Bir zamanlar biz de o çocuklar gibi koşuyorduk. Dizlerimiz yara içinde kalırdı ama oyunu bırakmazdık. Çünkü futbol, bizim çocukluğumuzun en güzel hatırasıydı.

Şimdi biz kenardan izliyoruz, onlar sahada ve okul bahçelerinde koşuyorlar.

Zaman değişiyor, nesiller değişiyor, sahalar değişiyor.

Ama değişmeyen bir şey var…

Çocukların gözlerindeki o ışık ve kalplerindeki futbol sevgisi.