Şimdiye kadar kaleme aldığım yazılar içerisinde, sinir katsayımın bu yazımda olduğu kadar zirve yaptığını hatırlamıyorum.
Bakalım bu durum kaçıncı sayfada normal haline gelecek.
***
Turizm konusunda yıllardır aynı şeyi yapıyoruz.
Sürekli konuşuyoruz…
Çalıştaylar düzenliyoruz…
Valileri, belediye başkanlarını, bürokratları, turizmcileri hatta Kültür ve Turizm Bakanını ’da bir salona topluyoruz…
Çok özel yöresel yemekler yeniyor, birkaç konuşma dinliyoruz, canlı müzikle biraz eğleniyoruz, fotoğraflar çekiliyor ve sonunda “bölgenin turizm sorunlarını masaya yatırdık” diyerek dağılıyoruz.
Sonra?
Sonra hiçbir şey değişmiyor.
Çünkü biz turizmi sürekli olarak sahada olanlar dahil turistlerin olmadığı salonlarda konuşuyoruz.
İki gün önce Elazığ’da beş ilin katılımıyla bir Turizm Çalıştayı düzenlendi.
Kültür ve Turizm Bakanı da çalıştayda yer aldı.
Valiler, belediye başkanları, tur operatörleri oradaydı.
Yemekler geldi.
Kömbeler, kağıt kebapları, çiğ köfteler, kadayıflar…
Canlı müzik de vardı.
Kısacası her şey vardı.
Bir tek turistin gerçek sorunları eksikti.
Çalıştay bitti.
Sonuç bildirisi yayınlandı mı, yayınlandıysa neler yazıldı, hangi sorun için hangi kurumun önüne hangi görev konuldu, hangi tarihe kadar ne yapılacağı belirlendi?
Bunların cevabını elbette göreceğiz.
Ama benim asıl merak ettiğim başka bir şey var:
Turistin ziyaret alanları başta olmak üzere gittiği illerde yaşadığı sorunlar konuşuldu mu?
Veya bu sorunları bilen yani sahada yabancı turistlerle olan rakamlara takılmadan bu işi yapanları dinlediniz mi?
Mesela Nemrut Dağı konuşuldu mu?
Konuşulduysa ne konuşuldu?
Çünkü aynı saatlerde turizmin gerçek yüzü Nemrut Dağı’nın zirvesindeydi.
Ben üç gün önce yerli bir kafileyle Nemrut’taydım.
Gün batımı için zirveye çıkmışız.
Dünyanın başka bir ülkesinden kalkıp binlerce kilometre yol gelmiş bir yabancı turist için Nemrut’un gün batımı sıradan bir akşam değildir.
Bu insanın hayatında belki bir kez yaşayacağı bir deneyimdir.
Fakat güneş battıktan sonra elinde düdük bulunan görevli ortaya çıkıyor.
Düdük çalıyor.
“Herkes dağı terk etsin, ziyaret bitti.”
Bu kadar!
Sanki dünyanın en önemli kültür miraslarından birinde değiliz de bir kamu kurumunun mesai bitimindeyiz.
Yerli ziyaretçi zaten soğuktan üşümüş, aşağı inmeye hazırlanıyor.
Ama yabancı turist şaşkın.
Haklı olarak soruyor:
“Ben binlerce kilometre öteden geldim. Neden hemen aşağı ineyim?”
Şimdi söyleyin bana…
Bu soruya kim cevap verecek?
Elazığ’daki çalıştayda mikrofon uzatılanlar mı?
Ankara’daki bürokratlar mı?
Bölge turizmini yıllardır yönettiğini söyleyenler mi?
Yoksa yine bir sonraki çalıştayda aynı masaya oturup aynı cümleleri kuracak olanlar mı?
***
Türkiye'nin turizm politikasındaki en büyük sorunlardan biri tam da burada başlıyor.
Biz turizmi yönetmiyoruz, turizm toplantısı yönetiyoruz.
Toplantı yapmayı hizmet zannediyoruz.
Çalıştay düzenlemeyi çözüm zannediyoruz.
Sonuç bildirisi hazırlamayı icraat zannediyoruz.
Oysa turistin ne düşündüğünü sormuyoruz.
Neden gelmediğini sorgulamıyoruz.
Gelenin neden bir daha gelmediğini araştırmıyoruz.
Dünyanın önemli turizm merkezleri turistin deneyimini geliştirirken biz protokol sıralarını düzenliyoruz.
İtalya neden turist çekiyor?
Yunan adaları neden turist çekiyor?
Turist oralarda ne buluyor?
Bizde neyi bulamıyor?
Bu soruların cevabını aramak yerine, “turizm gelirlerimiz şu kadar arttı” açıklamalarına sığınıyoruz.
Rakamlarla başarı hikayesi yazıyoruz.
Oysa turizm rakamdan ibaret değildir.
Turizm, turistin ülkeye geldiğinde yaşadığı deneyimdir.
***
Her turizm başlangıcında Bodrum’daki lahmacun fiyatları üzerinden fiyat bilgilendirilmesi yapılırken aslında kaçınılmaz sonunda habercisi oluyordu.
Yıllarca yerli ve yabancı turistleri kendi ifadeleriyle kazıklayanlar bindikleri dalı keserek hem turizmi hemde kendilerini bitirdi.
Bu işte en kazançlı çıkan ise Yunan adaları oldu. 
***
Malatya’da da yakın bir zamanda benzer bir çalıştay yapılmıştı.
Yine salonlar doldu.
Yine turizm konuşuldu.
Bu tür toplantılara nedense sahada turistlerle olan kişiler çağrılmaz. Bende sanki toplantıdaymış gibi bir köşe kaleme almıştım. Yazımın yayımlanmasından sonra yapılan daveti kibarca reddederek en azından haklı bir tepkimi ortaya koymuştum.
Fakat sahada turizmin ne durumda olduğuna bakmak yerine, yıllardır otelcilik, restoran işletmeciliği ve yerli turist taşımacılığı üzerinden turizmi değerlendiren bir anlayış ön plana çıktı.
Yanlış anlaşılmasın.
Malatya’dan başka şehirlere turist götürülmesine karşı değilim.
Benim anlatmak istediğim başka.
Malatya’dan turist çıkmasını turizm başarısı gibi anlatan anlayışına mesafeli duruyorum.
Ben “Malatya’dan başka yerlere ziyaretçi gitmesinden” bahsetmiyorum.
Ben diyorum ki:
Malatya’dan turist götürenler Malatya’ya da turist getirsinler.
 “Erik Dalı” gibi artık uluslararası ölçekte tanınan bir türkünün eşliğinde, müzik, dans ve eğlence odaklı organizasyonlarla ziyaretçileri başka şehirlere taşıma uygulamasının son dönemde “Eğlence Turizmi” adı altında yeni bir turizm modeli olarak sunulduğunu görüyoruz.
Ama bir kentin turizm potansiyelini büyütmek başka bir şeydir.
***
Vilayet parkının faal olduğu yıllarda hergün en az elli yabancı turist Nemrut Dağına gidiyordu. Sonra her şey tersine döndü.
Ve işin en acı tarafı şu:
Bölgemizin elinde dünyanın tanıdığı bir marka var.
Nemrut Dağı.
Öyle sıradan bir ören yeri değil.
Nemrut Dağına gelen yabancı turist kendinden geçmiş halde zirvede dona kalırken bizimkiler ellerinde mendil halay çekiyorlar.
Öyle “bölgeye gelen turist uğrarsa görür” denilecek bir yer hiç değil.
Dünya kültür mirası niteliğinde bir ören yerinden söz ediyoruz.
Türkiye’den UNECSO listesine ikinci sıradan giren bir yerden bahsediyoruz.
Fakat biz Nemrut'u olması gereken yerde konumlandıramıyoruz.
Tanıtımını yeterince yapamıyoruz.
Turisti orada daha fazla tutacak organizasyonu oluşturamıyoruz.
Gün doğumu ve gün batımı gibi eşsiz deneyimlerinin yanı sıra Commagene krallığını doğru şekilde planlayamıyoruz.
Ziyaretçinin alanda daha uzun kalmasını sağlayacak altyapıyı kuramıyoruz.
Sonra da çıkıp:
“Bölgeye neden turist gelmiyor?”
Diye soruyoruz.
Gerçekten şaşırıyor muyuz?
Turizmin ana damarlarından birini oluşturan sahillerde, tekne turlarında yaşanan görüntüler ise bütün bu tablonun bir başka ve daha vahim versiyonu olarak karşımıza çıkıyor.
Doğudan gelen genç erkeklerin halayın başını, ortasını ve sonunu tutarak oluşturduğu uzun kuyruklara bir de tepeden püskürtülen köpükler eklenince, “eğlence” adı altında ortaya çıkan görüntülerin yabancı turist açısından nasıl bir anlam taşıdığını düşünmek bile istemiyorum.
Biz buna eğlence diyoruz.
Peki yabancı turist ne görüyor?
Ülkemizin tanıtımını, tarihi ve doğal güzelliklerini görmek için Türkiye'ye gelen turist; tekne turunda karşılaştığı bu görüntüler karşısında ne düşünüyor?
Elbette eğlence de turizmin bir parçasıdır.
Kimsenin eğlenmesine, müzik dinlemesine, dans etmesine karşı çıkmıyorum.
Ancak bir ülkenin turizm politikasını eğlenceyi merkeze koyarak şekillendirmek başka, turiste o ülkenin gerçek değerlerini yaşatmak başka bir şeydir.
Tekne turunda yaşanan bu görüntüler, yabancı turistlerin önünde Türkiye'nin turizm imajına vurulan yeni bir olumsuz halka olarak karşımıza çıkıyor.
Ve ne yazık ki bu halkaların her biri, turistin kafasında Türkiye ile ilgili farklı bir algı oluşturuyor.
Turist tekneden mutlu ayrılmıyorsa, yüzünde hayal kırıklığı varsa ve yaşadığı deneyimi ülkesine döndüğünde anlatmak yerine unutmak istiyorsa, burada durup düşünmemiz gerekiyor.
***
Turizm Bakanlığı başta olmak üzere bütün ilgili kurumların artık şu gerçeği görmesi gerekiyor:
Turizm, makam odalarında ve çalıştay salonlarında değil, sahada kazanılır.
Bir turist Nemrut'a çıktığında ne yaşıyor?
Kaç saat kalıyor?
Ne görüyor?
Kendisine nasıl davranılıyor?
Neden konaklamıyor?
Neden ikinci gün başka bir ören yerine gitmiyor?
Neden arkadaşlarına “Mutlaka gidin” demiyor?
İşte turizm politikası bunların cevabını vermek zorunda.
Yoksa beş ilin valisini bir salona toplamakla bölgesel turizm gelişmez.
Bakanı kürsüye çıkarmakla turizm sorunu çözülmez.
Mikrofonu turizmcinin önüne koymakla turist gelmez.
Konser vermekle sonuç elde edilmez.
Kömbeyi, kebabı, çiğ köfteyi ve kadayıfı ikram etmekle kültür turizmi yapılmaz.
Bunların hepsi olabilir.
Ama bunlar turizmin kendisi değildir.
Artık birbirimizi kandırmayı bırakalım.
Her çalıştaydan sonra “çok verimli bir toplantı gerçekleştirdik” cümlesini kurmaktan vazgeçelim.
Gerçekten bir şey yapılmışsa söyleyelim:
Şu sorun tespit edildi.
Şu kurum sorumlu.
Şu tarihe kadar yapılacak.
Şu kadar bütçe ayrıldı.
Şu alanlarda turistin kalış süresi artırılacak.
İki yıl sonra sonuç ölçülecek.
İşte buna turizm politikası denir.
Bunun dışındaki şeylerin önemli bir bölümü turizm bürokrasisinin kendi kendini tekrar etmesinden ibarettir.
Ve son olarak siyaset kurumuna da bir sözüm var:
Turizm konusunda artık sadece rakam açıklamak yetmez.
“Şu kadar turist geldi, şu kadar gelir elde edildi” demek yetmez.
Asıl soru şudur:
Bu turist neden geldi, neden daha fazla kalmadı ve neden yeniden gelmek istemedi?
Bu soruların cevabını vermeden turizmde başarı hikayesi anlatmak kolaydır.
Zor olan, Nemrut'un zirvesinde turistin karşısına çıkıp onun sorusuna cevap verebilmektir.
“Ben binlerce kilometre öteden geldim, neden hemen aşağı ineyim?” diyen yabancı turiste verecek cevabınız yoksa…
Elazığ’da, Malatya'da, Ankara'da kaç tane çalıştay yaptığımızın da fazla bir anlamı yok.
Çünkü turist salonda değil.
Turist sahada.
Sizlerin ne konuştuğu da onları ilgilendirmiyor.
Ve turizmin gerçek çalıştayı ören yerlerinde konunun gerçek muhatapları tarafından yıllarca yapılıyor.
Siz yeter ki onları dinleyin…

Not: Şimdiye kadar kaleme aldığım en uzun köşe yazısı oldu. Satırları biraz uzattım, konuları biraz çoğalttım. Umarım kelimelerin arasında dolaşırken sizleri yormamış, aksine kendinize ait bir düşünceye rastlamanıza vesile olmuşumdur.