Hayatımızda bazı anlar vardır.
Nerede başladığını hatırlarsınız ama neden başladığını ve nasıl sonuçlandığını açıklayamazsınız.
Belki bir otobüs durağında, yağmurdan kaçarken göz göze gelirsiniz.
Belki küçük bir sahil kasabasında, denizin sesine karışan bir bakış takılır aklınıza.
Belki de lise yıllarında, elini bile tutamadan peşinden gitmekti sevmenin en masum hali.
Onu takip ederken, bir gün elini tutabilmenin hayalini kurmaktı.
Aynı yolda yürümek, birkaç adım gerisinden sessizce onu izlemek; aynı koridorlardan geçmek, aynı sıralarda oturmaktı.
Bazen bütün bir gün, onunla aynı havayı soluyabilmiş olmak demekti.
Yakınında olmak, ama ona hiç dokunamamak…
Ve belki de en güzeli, bütün bunları söylemeye cesaret edemeden, yıllarca içinde taşımaktı.
Aşk, yan yana gelememek ama yine de aynı hikayenin içinde kalabilmekti.
Belki de kalabalık bir arkadaş ortamında, herkes konuşurken sizin gözünüz yalnızca bir kişiyi aramaya başlar.
Ve sonra fark edersiniz…
Onun olduğu yerde zaman biraz daha yavaşlıyor, olmadığı yerdeyse günün bir anlamı eksiliyordur.
Adını koyamadığınız bir şey büyür içinizde.
Bir mesajını beklemek, aynı koridorda karşılaşmayı ummak, uzaktan gördüğünüzde istemsizce gülümsemek…
Belki aşk tam da budur.
Sonra ne mi olur?
O iki farklı göz, bir anlığına aynı yerde buluşur.
Ve hayat, o küçücük anı hafızasına kaydeder.
Aşk biraz da böyle değil mi?
Aşk; önceden planlanmayan, davetiye göndermeyen, kapınızı ne zaman çalacağını söylemeyen bir misafir gibidir.
Bazen hiç beklemediğiniz bir anda gelir ve hayatınızın en güzel anlarını başlatır.
Bir şarkıda, bir bakışta, eski bir mektubun satırlarında ya da yıllar önce yaşanmış bir karşılaşmanın hatırasında…
Ve zaman geçer…
Ama insanın sevilme, özlenme ve bir başkasının kalbinde yer bulma isteği değişmez.
Sadece aşkın yaşanma biçimi değişir.
Ama bazı anılar vardır ki hiç yaşlanmaz.
İnsanın içinde her zaman yer alan bazı anlar yeri ve zamanı geldiğinde, aradan kaç yıl geçerse geçsin, insana ilk günkü heyecanı yeniden yaşatır.”
Bazı yaşanmışlıklar unutulmaz.
Sadece onları olması gereken yerde saklar.
Bazen de size yalnızca özlemeyi öğretir.
Sinema, edebiyat ve müzik yıllardır aynı duyguları farklı yaklaşımlarla anlatıyor.
Bir bakış…
Bir tesadüf…
Bir dokunuş…
Birlikte geçirilen birkaç saat…
Ve ardından günün hangi saati olursa olsun aklınızın bir köşesinde dolaşan biri.
Sabah kahvenizi içerken…
Yolda yürürken…
Bir şarkı dinlerken…
Gece herkes uyuduğunda…
Hiç beklemediğiniz bir anda yine o gelir aklınıza.
Belki de aşkın en güzel tarafı budur.
İnsan, yanında olmayan birini içinde sevgiyle taşımaya başlar.
Eskiden aşkın da bir ritmi vardı.
Mektup kağıtları vardı mesela…
Kalemin ucunda biriken cümleler, gecenin sessizliğinde yazılırdı. Bir kelime yanlış yazıldığında kağıt çöpe atılır, yeni bir sayfa açılırdı.
Çünkü sevdiğiniz insana göndereceğiniz mektup sıradan bir kağıt değildi.
O kağıt, kalbinizin bir parçasıydı.
Uykusuz geceler yaşanırdı.
Dışarıda kar taneleri ağır ağır süzülür, sokak lambasının sarı ışığından geçerken sanki odanın bir köşesine düşecekmiş gibi görünürdü.
Aynı şarkıyı defalarca dinlemek…
Bir cümleyi yazıp silmek…
“Acaba fazla mı belli ettim?” diye düşünmek…
Sonra yeniden yazmak.
Ve nihayet mektubu katlayıp zarfa koymak…
Belki göndermeden önce bir kez daha okumak.
Belki bir kez daha koklamak.
Ve belki de kimse görmeden, küçük bir öpücük kondurup postaya vermek…
İşte aşkın heyecanı biraz da burada saklıydı.
Çünkü mektup postaya verildiği anda artık sizin değildi.
Bir yolculuğa çıkmıştı.
Ve siz, cevabını beklemeye başlamıştınız.
Ama belki de aşkın en güzel taraflarından biri, o bekleyişti.
Çünkü beklemek, insanın duygusunu büyütürdü.
Şimdi mesajlarımız hızlandı ama duygularımız aynı hızda mı?
Bazen düşünüyorum da…
Belki de biz aşkı değil, aşkın sabrını kaybettik.
“Aşkı anlatmak yetmez, aşkı yaşamak lazım.”
Bu cümleyi yıllardır duyuyoruz.
Ama aşkı anlatmaya çalıştığımız her seferinde kelimelerin yetersiz kaldığını da biliyoruz.
Çünkü aşk, anlatılınca eksilen; yaşanınca çoğalan bir duygu derler şairler ve yazarlar.
Bir insanın sesini duyduğunuzda içinizin ısınması…
Bir şarkının sizi yıllar öncesine götürmesi…
Kalabalığın içinde yalnızca bir kişiyi fark etmeniz…
Ve bazen hiçbir şey olmamışken, sebepsiz yere gülümsemeniz…
Bunların hiçbirinin mantıklı bir açıklaması yok.
Belki de aşkın güzelliği tam olarak burada.
Mantığa ihtiyaç duymaması.
Kimi aşklar mutlulukla biter.
Kimi aşklar hüzünle…
Kimi ise hiç başlayamadan hayatımızdan geçip gider.
Ama bazı insanlar vardır; hayatımıza birkaç dakikalığına girer, yıllarca aklımızın bir köşesinde kalır.
Bir otobüs durağı…
Bir sahil kasabası…
Bir sohbet ortamında…
Bir şarkı…
Bir mektup…
Bazen bütün bir hayatı hatırlatmaya yeter.
Ve insan yıllar sonra dönüp kendine şu soruyu sorar:
“Acaba o gün biraz daha cesur olsaydım ne olurdu?”
Cevabını hiçbir zaman bilemeyiz.
Belki de bu yüzden…
Aşk tesadüfleri sever.
Ve bazı tesadüfler, insanın hayatında bir kez olur.
Kalpler zamanla farklı yönlere gitse de bazı tesadüflerin zamanı yoktur.
Yıllar sonra, hiç beklemediğiniz bir anda karşılaşırsınız. Yüzler değişmiş, saçlara yıllar düşmüş, hayatlar bambaşka yerlere savrulmuştur. Ama o ilk bakışın heyecanı, aradan geçen onca zamana rağmen bir anlığına yeniden kendini gösterir.
Belki sadece birkaç saniye sürer…
Belki söylenecek çok şey vardır ama hiçbir şey söylenmez.
Sonra gözlerden süzülen birkaç damla yaş, yılların susturduğu cümlelerin yerine geçer.
Ve insan o an anlar ki…
Demek ki bir zamanlar gerçekten güzel şeyler yaşamışız.
Belki bir nihavent şarkının son notasındadır, belki siyah-beyaz bir filmin sessiz bakışında…
Ama mutlaka bir yerden kendini hatırlatır.
Değişen biziz; o anların hiç değişmediğini, yıllar önce tesadüfen başlayan filmin final sahnesi gibi yeniden göz göze geldiğimizde anlarız.
Belki bir filmin özdün senaryosu gibi…
Belki eski bir chanson melodisi gibi…
İlk notasını duyduğunuz anda sizi yıllar öncesine götüren,
İlk sahnesini hatırladığınız anda içinizi titreten filmin finali gibi…
Ve insan o an anlar ki;
Bazı aşklar sona ermez.
Sadece perde kapanır.
Yıllar sonra yeniden göz göze gelindiğinde ise…
Kalplerde yaşanan heyecanı yıllar sonra olduğu gibi sayfalara taşımak kalır.
Tıpkı “Aşk Hikayesi “kitabının yazarı Erich Segal'ın unutulmaz cümlesinde olduğu gibi:
“Aşk, asla pişman olmamaktır.”





