Türk sinemasında bazı filmleri vardır; yalnızca izlenmez, insanın içine yerleşir. Aradan yıllar geçse de bir sahnesi, bir bakışı ya da fonda çalan bir müziği insanın kalbinde yaşamaya devam eder. İşte Canım Kardeşim de tam olarak böyle bir filmdir.

Bugün hızlı tüketilen filmler çağında yaşıyoruz. Bir filmi izliyor, ertesi gün unutuyoruz. Oysa Yeşilçam’ın bazı yapımları unutulmak için değil, insanın yüreğinde bir sızı bırakmak için çekilmişti. “Canım Kardeşim” de o sızının en derin hâlidir belki de…

Ertem Eğilmez, yıllarca insanları güldüren filmlere imza attı. Ama bu kez kamerayı kahkahalara değil, hayatın acı tarafına çevirmişti. Çünkü bazen sinema yalnızca eğlendirmek için değil, insanın kalbine dokunmak için vardı. Ve bu film, tam da bunu yaptı.

Tarık Akan ile Halit Akçatepe’nin canlandırdığı iki yoksul ama gururlu insanın dostluğu, bugün bile birçok kişiye arkadaşlığın ne demek olduğunu anlatıyor. Paranın olmadığı, umudun giderek tükendiği bir hayatın içinde birbirlerine tutunmaları aslında dönemin Türkiye’sinin de bir özeti gibiydi.

Ve küçük Kahraman…
Kahraman Kıral’ın gözlerindeki masumiyet, filmi izleyen herkesin hafızasına kazındı. Lösemiyle mücadele eden küçücük bir çocuğun tek isteği bir televizyona sahip olmaktı. Bugün kulağa çok sıradan gelen bu istek, o yılların yoksul Türkiye’sinde ulaşılması zor bir hayaldi.

Filmin en ağır sahnesi ise hâlâ hafızalardaki yerini koruyor. Tarık Akan’ın, kardeşine televizyon aldığını göstermek için heyecanla eve gelişi… Sonra sessizlik… Ardından “Kahraman!” diye yükselen o çaresiz çığlık… İşte o an, yalnızca bir film sahnesi olmaktan çıkar. İnsan, kendi hayatındaki bütün kayıpları hatırlar.

Halit Akçatepe’nin gözlerinden akan çaresizlik, fonda çalan Cahit Oben müziğiyle birleşince, Yeşilçam tarihinin en unutulmaz final sahnelerinden biri ortaya çıkar. Arkada televizyon açık kalır, spiker Zafer Cilasun haberleri okumaya devam eder. Kamara o anda odadan dışarıya 70’li yılların sisli bir İstanbul görseline doğru yolculuk eder. Hayat, bir çocuğun ölümüne rağmen dışarıda akmayı sürdürür. Kamera İstanbul’un sisli sokaklarına doğru uzaklaşırken insan şunu hisseder: Bazı acılar sessizdir ama ömür boyu insanın içinde yaşar.

Belki de “Canım Kardeşim” yıllar geçmesine rağmen hâlâ bu kadar sevilmesinin sebebi budur. Çünkü o filmde yalnızca yoksulluk yoktu; sevgi vardı, fedakârlık vardı, yarım kalmış umutlar vardı. En önemlisi de insanlık vardı.

***

Yeşilçam melodramlarının unutulmayan sahnelerinden biri de doktorların o ağır cümlesiydi:
Eşiniz maalesef lösemi… yani kan kanseri.”

O cümle duyulduğu anda, filmin artık mutlu sonla bitmeyeceğini herkes anlardı. Çünkü Yeşilçam’da hastalık sadece bir teşhis değil, aynı zamanda yaklaşan ayrılığın habercisiydi. Salonlarda oturan insanlar daha o anda gözyaşlarına hazırlanırdı. Zaten duygusallığa yatkın olan halkımız, özellikle çocukların hastalandığı sahnelerde kendi acılarını da filmin içine taşırdı.

Bugün yıllar geçmiş olsa da lösemi kelimesi hâlâ insanın içine aynı hüznü bırakıyor. Ancak artık o eski filmlerdeki çaresizlik kadar büyük bir umut da var. Çünkü LÖSEV, bu acımasız hastalığın küçük bedenler üzerinde yarattığı olumsuzlukları ortadan kaldırabilmek için büyük bir mücadele veriyor. Tedavi gören çocukların yalnızca sağlıklarına kavuşmaları için değil, hayata yeniden tutunabilmeleri için de çabalıyorlar.

Yakın çevremizde ve bazı arkadaşlarımızın bu hastalıkla mücadele eden çocuklarının tedavi süresince yaşadıklarını görünce, Yeşilçam sahnelerinin aslında ne kadar gerçek olduğunu daha iyi anlıyoruz. Küçücük bedenlerin verdiği yaşam savaşı, ailelerin gözlerindeki korku ve umut arasında gidip gelen bekleyiş… Bunları yaşayan insanların nasıl büyük bir sınav verdiğini insan ancak yakından görünce hissedebiliyor.

Belki de bu yüzden Canım Kardeşim hâlâ unutulmuyor. Çünkü o filmde anlatılan acı, yalnızca bir senaryodan ibaret değildi. Gerçek hayatın içinden gelen bir duyguydu. Filmin finalinde Tarık Akan’ın çaresizlik içinde kardeşine seslendiği o sahne, yıllarca insanların hafızasından silinmedi.

Ama hayat bazen sinemadan farklı bir son yazabiliyor. Yıllar sonra LÖSEV’in hazırladığı tanıtımlarda, benzer hikâyelerin bu kez umutla sonuçlandığını görmek; çocukların yeniden gülümseyebildiğine tanık olmak, anlatmak istediğim duygunun en güçlü tarafını ortaya koyuyor.

Çünkü bir zamanlar Yeşilçam’da gözyaşıyla biten hikâyeler, bugün dayanışma, bilim ve umut sayesinde mutlu sona ulaşabiliyor. Ve galiba insanı ayakta tutan da tam olarak bu:
Her şeye rağmen umudun hâlâ var olması…

Bugün geriye dönüp baktığımızda, Yeşilçam’ın neden hâlâ unutulmadığını daha iyi anlıyoruz. Çünkü o filmler teknikle değil, kalple çekiliyordu. Ve bazı filmler vardır ki üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, insanın içinde hep aynı cümleyi bırakır:
Keşke her şey bu kadar geç olmasaydı…”