Bazı şarkılar vardır. Aradan yıllar geçse de ilk günkü gibi heyecan verir, ilk dinlediğiniz anda bıraktığı duyguyu hiç kaybettirmez. Bir melodi yükseldiğinde insanı yıllar öncesine götürür; kimi zaman bir hatırayı, kimi zaman yarım kalmış bir hikâyeyi yeniden canlandırır. Çünkü bazı eserler sadece kulağa değil, doğrudan insanın ruhuna hitap eder. “Veda Bûsesi” de işte o unutulmayan eserlerden biridir.
Her dinleyişte insanın içine yeniden dokunur. Şarkının hikâyesini bilmeyenler bile, notaların arasına sinmiş derin hüznü ve melodramı hissedebilir. Çünkü bazı eserlerde yalnızca sözler ya da besteler konuşmaz; yaşanmışlıkların bıraktığı izler de dile gelir. Acı, özlem ve gerçek hayat, melodilerin içine gizlenir. Türk sanat müziğinin unutulmaz eserlerinden “Veda Busesi” de işte tam olarak böyle bir eserdir.
Güftesi Orhan Seyfi Orhon’a, bestesi ise Yusuf Nalkesen’e ait olan bu eser, her dönemin yorumcuları tarafından duygusallığın en üst konumunda seslendiriliyor. Her yorumda aynı hüzün, aynı derinlik hissedildi. Çünkü “Veda Busesi” yalnızca bir aşk şarkısı değildir; bir babanın yüreğine gömdüğü tarifsiz acının dizelere dönüşmüş hâlidir.
Anlatılanlara göre Orhan Seyfi Orhon’un küçük kızı ağır bir hastalıkla mücadele etmektedir. Şair, kızını bir an olsun yalnız bırakmaz. Günlerini onun başucunda geçirir. Ancak hastalık ilerledikçe umutlar da tükenmeye başlar.
Bir gün yine kızının odasına girer. Küçücük bedeni ateşler içindedir. Alnına bir öpücük kondurmak ister ama yapamaz. Çünkü bilir ki bazen bir öpücük bile vedaya dönüşebilir. Sessizce eğilir, yavrusunun kokusunu içine çeker. Gözlerinden süzülen yaşlar kızını uyandırmasın diye kendini zor tutar.
O sırada küçük kız gözlerini açar ve babasına şu sözleri söyler:
“Babacığım, annem öldüğünde çok ağlamıştın. Ben ölürsem ağlama olur mu?”
Bir babanın bu cümleye verebileceği hangi cevap yeterli olabilir ki…
Orhan Seyfi Orhon konuşamaz. Boğazına düğümlenen acıyla sadece başını sallayabilir. Ve kısa bir süre sonra kızının başı yavaşça yana düşer…
İşte o büyük acının ardından şu mısralar dökülür kaleminden:
“Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?”
Ve ardından yüreği dağlayan o dizeler:
“Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın?”
Belki de bu yüzden “Veda Busesi” hâlâ dinleniyor. Çünkü gerçek acılar zamana yenilmiyor.
Bugün dönüp baktığımızda Türk sanat müziğinin neden hâlâ bu kadar değerli olduğunu daha iyi anlıyoruz. Avni Anıl, Yusuf Nalkesen, Şekip Ayhan Özışık, Erol Sayan ve Alaeddin Yavaşca,İsmet Nedim ve Suat Sayın gibi büyük ustaların eserleri hâlâ yaşamaya devam ediyor. Çünkü onların bestelerinde yalnızca müzik değil; hayatın kendisi var.
Günümüzde birçok şarkı birkaç gün içinde unutulup giderken, Türk sanat müziğinin klasik eserleri yıllardır aynı duyguyla dinleniyor. Çünkü insan ruhuna dokunan eserlerin modası geçmiyor.
“Veda Busesi” de işte bu yüzden sadece bir şarkı değil…
Bir babanın gözyaşı, bir evladın vedası ve Türk sanat müziğinin hafızasına kazınmış ölümsüz bir ağıttır.





