Bana en sık sorulan sorulardan biri şu:
“Apo, her gün yazıyorsun. Bu kadar konuyu nasıl buluyorsun?”
Son günlerde bu soruyu daha sık duymaya başladım.
Evet, haftada yedi gün var. Ben ise haftada sekiz köşe yazısı yazıyorum.
Peki bu konular nereden geliyor?
Aslında çok uzağa gitmeye gerek yok.
Ben konu aramıyorum.
Konu beni buluyor.
Şehir merkezinden Sıtmapınarı’na kadar giderken bile etrafımda yazılacak onlarca olay, onlarca insan ve onlarca ibretlik manzara görüyorum.
Bunu bilen bazı dostlarım zaman zaman soruyor:
“Neden siyasi yazılar yazmıyorsun?”
Onlara da buradan kısa bir cevap vereyim.
Siyasilerin söylediklerinden ben pek bir şey anlamıyorum.
Onlar da benim yazdıklarımdan pek bir şey anlamıyorlar.
Konunun kısa özeti bu.
Bu işi yapan gazeteci arkadaşlarım var. Siyaseti onlar çok daha iyi takip ediyor, çok daha iyi yazıyorlar.
Benim işim ise biraz farklı.
Ben sokağa bakıyorum.
İnsana bakıyorum.
Aileye bakıyorum.
Topluma bakıyorum.
Müziğe, spora ve romantizme bakıyorum
Bana en çok sorulan bir diğer soru ise şu:
“Bu kadar konuyu her gün nasıl buluyorsun?”
Cevabım basit:
Benim için yazmak çay içmek gibi.
Şehir merkezinden Sıtmapınarı’na gelene kadar yazacak konu kendiliğinden karşıma çıkıyor.
Futbolda zaten konu bulmak hiç zor değil.
Ama bazen öyle olaylarla karşılaşıyorum ki, futbolu, siyaseti, ekonomiyi bir kenara bırakıp insanlığın geldiği noktayı yazmak gerekiyor.
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın anlattığı olay da bunlardan biri.
Adamın maddi durumu iyi.
Arabaları var, evleri var.
Akşamları yeni yerleşim alanlarının bulunduğu bölgelerde dolaşıyor.
Genç kızları arabasına alıyor.
Güneş battıktan sonra şehrin dışındaki yeşil alanlara gidiyorlar.
Ne konuştuklarını bilmiyorum.
Belki İran'ı konuşuyorlar.
Belki ABD'yi...
Belki İsrail'i...
Belki de dünyanın geleceğini kurtarıyorlardır!
Ama bir şeyden eminim:
O arabada ahlakın geleceği hakkında pek fazla konuşulmuyordur.
İşin daha da ibretlik tarafı ise evde başlıyor.
Aynı adamın eşi TikTok'ta canlı yayın açıyor.
Mutfaktan topluma özel giysileri ve fonda çalan abuk-subuk müzik eşliğinde sesleniyor.
Aile kavramının temel değerleriyle bağdaşması mümkün olmayan davranışları, binlerce insanın gözünün önünde sergiliyor.
Kocası dışarıda genç kızlarla “dış politika” konuşurken, eşi evin mutfağından topluma “aile dersi” veriyor!
Sonra da dönüp soruyoruz:
“Bu toplum neden bozuluyor?”
Cevap aslında çok uzakta değil.
Çünkü toplum dediğimiz şey, gökten inmiş bir kavram değil.
Toplum; bizim evimiz.
Bizim sokağımız.
Bizim ailemiz.
Bizim çocuklarımız.
Ve en önemlisi, kapılar kapandığında kim olduğumuzdur.
İnsanların önünde başka, arkasında başka bir hayat yaşayanların sayısı arttıkça; ahlakın yerini gösteriş, ailenin yerini görüntü, değerlerin yerini beğeni sayıları aldıkça ortaya böyle bir manzara çıkıyor.
Sonra da hep birlikte “Nereye gidiyoruz?” diye soruyoruz.
Oysa soruyu yanlış soruyoruz.
“Nereye gidiyoruz?” değil...
“Bizi buraya kim getirdi?” diye sormamız gerekiyor.
Cevabı da aynaya baktığımızda görebiliriz.
İşte bu yüzden benim konu aramama gerek yok.
Ben sadece etrafa bakıyorum.
İbretlik manzaralar zaten her gün kendiliğinden karşıma çıkıyor.
Ben yazmıyorum aslında.
Hayat yazdırıyor.





