Yazımın ortasında söyleyeceklerimi en başta ifade etmek istiyorum:
Şiddet, sadece onu uygulayanın değil; onu besleyen, büyüten ve farkında olmadan teşvik eden herkesin ortak sorumluluğudur.
Şanlıurfa’da bir okulda yaşanan saldırı olayını günlerce ekranlara taşıyanlar, henüz dumanı tüterken olayın her ayrıntısını defalarca yayınlayanlar, bir gün sonra Kahramanmaraş’ta yaşanan benzer bir olayın da dolaylı baş aktörleri haline gelmişlerdir. Çünkü şiddet, görünür oldukça normalleşir; tekrarlandıkça cesaret verir.
Daha önce benzer olayların siyasi yönünü ön plana çıkaranlar, RTÜK’ün yayın yasağı kararlarını savunurken kendilerince haklı gerekçeler ortaya koyuyorlardı. Oysa Şanlıurfa’da yaşanan ilk olay sonrasında servis edilen görüntülere zamanında bir yayın yasağı getirilmiş olsaydı, belki de ikinci facia yaşanmayacaktı. Bu bir ihtimaldir, ama üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir ihtimaldir.
Bugün gençlerin elinde bir telefon, önünde sınırsız bir ekran var. Şiddetin nasıl yapıldığını, nasıl planlandığını, nasıl uygulandığını adım adım izleyebiliyorlar. Hele ki psikolojik olarak kırılgan, öfke biriktirmiş veya kendini değersiz hisseden bir genç için bu görüntüler, bir uyarı değil; adeta bir cesaret kaynağına dönüşebiliyor.
Eğer gerçekten ders çıkarmak istiyorsak, bu tür olayların magazin malzemesi yapılmasına izin vermemeliyiz. Her ayrıntının, her görüntünün, her çığlığın tekrar tekrar yayınlanması toplumu bilgilendirmekten çok, toplumu yaralamaktadır.
Gelelim yapılan saldırıların temel sorunlarına…
Bu mesele sadece bir güvenlik sorunu değildir. Bu mesele sadece bir disiplin sorunu da değildir. Bu mesele, yıllardır biriken kültürel ve sosyal değişimlerin sonucudur.
Yıllar önce, otuz yaşlarındaki mankenlerin lise öğrencisi rolü oynadığı okul dizileri ekranlara gelmeye başladığında, gençlik hayatı gerçeklikten koparılarak yapay bir dünyaya taşındı. Okul; dersin, emeğin ve disiplinin yeri olmaktan çıkarılıp entrikanın, zorbalığın ve gösterişin sahnesi haline getirildi. Öğretmen otoritesi küçümsendi, çalışmak yerine kısa yoldan kazanmak yüceltildi.
Aynı dönemlerde, ateşli silahların birer obje gibi sunulduğu dizilerle ikinci bir ateş yakılmıştı. Silah, bir tehdit unsuru olmaktan çıkarılıp bir güç sembolü haline getirildi. Genç zihinlere, sorun çözmenin yolu olarak namlu gösterildi.
Mafya dizilerinin gösterime girdiği saatlerde hayatın adeta durduğu bir ülkede, sağlıklı bir toplumsal ortamın oluşma şansının çok yüksek olmayacağını konunun uzmanları yıllardır dile getiriyor. Çünkü ekranda sürekli suçun, zorbalığın ve yasa dışı gücün yüceltildiği bir atmosferde; özellikle gençler için doğru ile yanlış arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor.
Ardından cep telefonlarının hayatımıza hızla girmesiyle yeni bir dönem başladı. Uygulama mağazalarında şiddet içerikli oyunların yaygınlaşması, ateşli silahların hayatımıza daha erken yaşlarda girmesine zemin hazırladı. Çocuklar ve gençler, henüz gerçek dünyadaki sonuçlarını kavrayamadan, ekran üzerinden şiddeti deneyimlemeye başladı.
Bugün geldiğimiz noktada şunu açıkça görmek gerekiyor:
Şiddet bir anda ortaya çıkmıyor. Adım adım, görüntü, sahne inşa ediliyor.
Ve belki de en tehlikelisi şu:
Silahın sesi ilk kez sokakta değil, önce ekranda duyuluyor.
Bugün o dizilerde izlenen davranışların bir kısmı, ne yazık ki gerçek okul koridorlarında karşımıza çıkıyor.
Ama suçu sadece dizilere, medyaya ya da sosyal medyaya yüklemek de kolaycılıktır. Asıl mesele; ailede başlayan, okulda devam eden ve toplumda şekillenen değerler sistemidir. Çocuğa küçük yaşta sabır öğretilmezse, saygı öğretilmezse, öfkesini yönetme becerisi kazandırılmazsa; büyüdüğünde eline kalem yerine taş, söz yerine şiddet alma ihtimali artar.
Yıllar öncesinin ikonik aşkları ve romantizmin güçlü yanları, günümüzde ne yazık ki farklı yönlere taşınmış durumda. Sevginin yerini gösterişin, sadakatin yerini sayının aldığı bir anlayış giderek yaygınlaşıyor.
Ortaokul seviyesine kadar inen ve dizilerde yaşanan ilişkilerin çarpık yönlerini okul içine ve okul dışına taşıyan bazı öğrenciler, kendilerine gönül veren sevgili sayısının çokluğuyla gurur duyuyor. Oysa karşılıksız, yani platonik bir sevgi yaşayan tarafın yaşadığı kıskançlık ve öfke; zaman zaman okul eylemlerine, kavgalara ve kafe türü mekânlarda taşkınlıklara dönüşebiliyor. Bu davranışları sergileyenler ise bunu bir güç gösterisi sandıkları için kendilerini başarılı zannediyor.
Ne yazık ki bu tür eylemlerin sağlıklı bir zeminde gerçekleşmesi zaten mümkün değildir. Üstelik bazı durumlarda, cesaret toplamak veya baskıyı azaltmak adına hap ve benzeri maddelere yönelmenin işleri kolaylaştırdığı gibi tehlikeli bir yanılgı da oluşmaktadır. Bu ise sorunu büyüten, gençleri daha derin bir çıkmaza sürükleyen bir tabloyu beraberinde getiriyor.
Yukarıda değindiğim başlıkların; öğrenciler, aileler, okul idareleri ve emniyet birimleri tarafından hazırlanan uyuşturucu raporlarında sıkça yer aldığı biliniyor. Yani sorun yeni değil, sadece giderek büyüyen bir sorun.
Son iki günde yaşanan olaylar büyük ihtimalle son olmayacaktır. Eğer gerekli önlemler zamanında alınmazsa, benzer olayların tekrar yaşanması kaçınılmaz hale gelebilir.
Bugün gençlerin hayata bakış açısının değişmesi, sigara ve alkolün ötesinde daha tehlikeli maceralara yönelmeleri; yarının toplumsal güvenliğini doğrudan etkileyecek bir risk haline gelmiştir. Bu nedenle alınması gereken önlemlerin gecikmesi ya da yetersiz kalması, geleceğe vurulacak en ağır darbelerden biri olacaktır.
Artık görmezden gelme lüksümüz yok.
Çünkü mesele sadece disiplin değil, bir neslin geleceğidir.
Unutmamalıyız ki bir çocuk doğuştan suçlu değildir. Onu şekillendiren ortamdır.
Bugün yapılması gereken; sadece cezaları artırmak değil, karakteri güçlendirmektir. Sadece güvenlik görevlisi koymak değil, rehber öğretmeni güçlendirmektir. Sadece kamera sayısını artırmak değil, çocukların kalbine dokunmaktır.
Çünkü mesele şudur:
Bir toplum, çocuklarını koruyamadığı gün geleceğini kaybetmeye başlar.
Ve biz artık şu gerçeği görmek zorundayız:
Şiddeti konuşarak değil, şiddeti doğuran nedenleri ortadan kaldırarak çözebiliriz.
Gönül ilişkilerinin sağduyuyla sonlandırılamadığı her noktada, aklın yerini öfke aldığında sahneye aynı tehlikeli slogan çıkıyor:
“Ya Benimsin Ya Toprağın.”
Ve unutmayalım…
Bu söz bir sevgi ifadesi değil, bir tehdit cümlesidir.