İslam devletinde yönetici, yani hükümdar, aynı zamanda kanun koyan, kanun yapıcı olarak kabul edilmektedir. Onun kendi toplumuna bildirdiği veya oluşturduğu yasalara kişilerin uyma zorunluluğu vardır. İdeal devlet yönetiminde kanun koyucu ve hükümdarın bilinen dört özelliğinin bulunması önceliklidir. Bunlardan ilki, cesaret, adalet ve tevazu gibi vasıflarının olması gerekir. İkinci özellik, pratik düşünce yapısına sahip olması gerekir ki olaylara anında ve olumlu bir çözüm bulması gerekir. Üçüncü özelliği ise İslam'a göre kutsal savaş olan cihadın başında bulunmak ve bu kutsal savaşı başarıyla kazanma kabiliyet ve salahiyetine sahip olma iradesini göstermesi gerekmektedir. Son olarak da şer'i hukuk konularında yeterince bilgiye sahip olması ve uzmanlaşmış olması gerekmektedir.
İslam devlet anlayışı ile modern demokratik devlet arasındaki en belirgin farklardan biri, kanunun kaynağı meselesinde ortaya çıkar.
Klasik İslam siyaset düşüncesinde devlet yöneticisinin temel görevi, kendi kişisel iradesine göre sınırsız biçimde hukuk yaratmak değil; şer'i hükümlere uygun biçimde toplumu yönetmek ve adaleti sağlamaktır. Yöneticinin meşruiyeti, yalnızca güçlü olmasından değil, adaleti gerçekleştirmesinden ve dinî-hukukî kurallara uygun hareket etmesinden kaynaklanır.
Modern demokrasilerde ise egemenliğin kaynağı halktır. Kanunlar, halkın seçtiği temsilciler veya anayasal kurumlar aracılığıyla oluşturulur. Yöneticinin kişisel iradesi hukukun üzerinde değildir. Tam tersine, modern hukuk devletinin temel ilkelerinden biri, yönetenin de hukukla bağlı olmasıdır.
Bu açıdan bakıldığında iki sistem arasında önemli bir benzerlik de bulunmaktadır: Her iki yaklaşımda da ideal yönetici, keyfî davranmamalıdır. Ancak sınırın nereden çizildiği konusunda ciddi bir fark vardır. Klasik İslam siyaset düşüncesinde bu sınırın temelinde ilahî hukuk bulunurken, modern demokratik hukuk devletinde sınır anayasa, yasalar, temel haklar ve halk egemenliği üzerinden çizilir.
İslam siyaset düşüncesindeki ideal hükümdar tasvirine baktığımızda, karşımıza sınırsız yetkilere sahip bir yönetici portresi çıkmaz. Tam tersine, ideal yöneticide belirli ahlaki ve siyasi niteliklerin bulunması beklenir.
Cesaret, adalet, tevazu, pratik düşünme yeteneği ve gerektiğinde toplumu savunabilecek siyasi-askerî yeterlilik bunların başında gelir. Ayrıca şer'i hukuk konusunda yeterli bilgiye sahip olması, yöneticinin temel vasıflarından biri olarak görülür.
Bu özellikler, aslında günümüz siyasetinde de tamamen yabancı olduğumuz kavramlar değildir.
Bugün demokratik bir toplumun seçtiği yöneticiden de dürüstlük, adalet duygusu, kriz yönetme becerisi, cesaret ve toplum yararını gözetmesi beklenir. Aradaki temel fark, bu özelliklerin hukukî ve siyasi bir sistem içerisinde nasıl denetlendiğidir.
Modern demokrasinin iddiası şudur: İyi bir yöneticiye güvenmek yetmez; kötü bir yönetici geldiğinde sistemi ayakta tutacak kurumlara da ihtiyaç vardır.
Bu nedenle modern devletlerde parlamento, bağımsız yargı, anayasa, seçimler, basın ve diğer denetim mekanizmaları önem kazanır.
İslam devlet anlayışının tarihsel uygulamalarını monarşiyle karşılaştırdığımızda da ilginç bir tablo ortaya çıkar.
Monarşide siyasi iktidar genellikle bir hanedan içerisinde aktarılır. Hükümdarın meşruiyeti soy, gelenek veya hanedan hakkına dayanabilir. Klasik İslam devletlerinin önemli bir bölümünde ise zaman içerisinde hanedanlaşmış yönetimler ortaya çıkmıştır.
Ancak bu durum, İslam'ın ilk dönemindeki siyasi model ile sonraki bütün İslam devletlerinin aynı olduğu anlamına gelmez.
Hz. Muhammed dönemindeki siyasi liderlik ile sonraki halifelik dönemleri arasında; halifelik ile saltanat dönemleri arasında önemli farklılıklar vardır. Dolayısıyla "İslam devleti" denildiğinde tek tip, tarih boyunca değişmeden kalmış bir yönetim biçiminden söz etmek tarihsel açıdan doğru olmaz.
Demokrasinin farkı ise iktidarın belirli bir aileye veya kişiye ait kabul edilmemesidir. Yönetici seçim yoluyla değiştirilebilir. İktidarın geçici olması, demokratik sistemin temel özelliklerinden biridir.
Belki de bütün yönetim biçimlerinin ortak sınavı adalettir.
İdeal İslam devlet anlayışında hükümdarın en önemli görevlerinden biri adaleti sağlamaktır. Bilge, mütevazı ve cesur bir yöneticinin toplumda adalet duygusunu güçlendireceği düşünülür.
Demokratik hukuk devletinde ise adaletin yalnızca yöneticinin karakterine bırakılmaması amaçlanır.
Bugün adil olan bir yönetici yarın değişebilir. Bu nedenle modern hukuk sistemi, "iyi hükümdar" beklentisinin yerine "iyi işleyen kurumlar" fikrini koymaya çalışır.
İdeal hükümdarın adil olması elbette değerlidir. Fakat modern devlet açısından daha güvenli olan, hükümdarın adil olmasını beklemekten ziyade, adaletsizlik yaptığında onu sınırlayabilecek kurumların bulunmasıdır.
İslam devlet anlayışı, monarşi ve demokrasi birbirinden farklı siyasi geleneklere dayanır. Birinde ilahî hukuk ve dinî meşruiyet ön plana çıkarken, diğerinde hanedan ve gelenek, modern demokraside ise halk egemenliği ve anayasal düzen belirleyici hâle gelir.
Fakat bütün bu sistemlerin ortak bir sorusu vardır: Nasıl bir yönetim sistemi?
İslam siyaset düşüncesi bu soruya öncelikle adalet, ahlak, dinî hukuk ve yöneticinin şahsi sorumluluğu üzerinden cevap verir. Modern demokrasi ise buna seçimler, anayasa, kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti ve kurumsal denetim mekanizmalarını ekler.
Belki de bugün yapılması gereken, bu yönetim biçimlerinden birini diğerine üstün ilan etmekten önce, her birinin güçlü ve zayıf yönlerini anlamak ve güçlü olanı almak toplum yararına olan uygulamaları anayasa ve kanunlar yoluyla topluma sunmak olacaktır.
Adil.dogan444@gmail.com
Sosyal İletişimci