Malatya, Anadolu’nun doğusu ile batısı arasında uzanan önemli bir geçiş güzergâhı oluşturmuştur. MÖ 7000’li yıllara kadar uzanan tarihi boyunca Hititlerden Perslere, Medlerden Romalılara, Selçuklulardan Osmanlılara ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar birçok medeniyetin hâkimiyetinde kalan bu topraklar, yüzyıllar boyunca insanların, orduların, tüccarların ve kervanların geçiş noktası olmuştur. Bu hareketlilik, Malatya’yı ekonomik ve kültürel açıdan önemli bir merkez hâline getirirken beraberinde başka bir tehlikeyi de getirmiştir: salgın hastalıklar.

Bugün çoğumuz için geçmişte yaşanmış birer tarihî olaydan ibaret görünen salgın hastalıklar, bir zamanlar Malatya halkının günlük hayatının en büyük korkularından biriydi. İnsanlar yalnızca hastalıkla değil, hastalığın ne zaman ve nereden geleceğini bilememenin korkusuyla da yaşamak zorundaydı.

Bir eczacının yardım çağrısı

Malatya’da bulaşıcı hastalıklara ilişkin ulaşılabilen Osmanlı Arşiv kayıtlardan biri 1889 yılına aittir. Bu tarihte Malatya’da faaliyet gösteren bir eczacının, salgın hastalıklara karşı önlem almak amacıyla Mamuretülaziz Vilayeti’nden ilaç talep ettiği görülmektedir.

Bu belge, bugün bize sıradan bir yazışma gibi gelebilir. Ancak o dönemin şartları düşünüldüğünde, birkaç satırlık bu belge aslında önemli bir gerçeği göstermektedir. Malatya’da sağlık konusunda ciddi bir tehdit hissedilmiş ve hastalığın yayılmasını önlemek için devlet kurumlarından yardım istenmiştir.

Bundan birkaç yıl sonra tehlikenin boyutu daha da büyüyecektir.

11 Ocak 1893 tarihli bir başka belgede Suriye, Erzurum, Erzincan ve çevresindeki bazı bölgelerde koleranın ortaya çıktığı ve salgının yayılma eğilimi göstermesi üzerine Malatya’da da çeşitli tedbirlerin alındığı anlaşılmaktadır. Henüz Malatya’da kolera görülmemiş olsa bile devlet, hastalığın şehre ulaşma ihtimaline karşı hazırlık yapmaktadır.

Fakat alınan bütün tedbirlere rağmen hastalık Malatya’nın kapısını çalacaktır.

1894: Koleranın Malatya’ya gelişi

Şubat 1894'te Malatya’da kolera vakalarına rastlanmaya başlandı.

O günlerde bir evde başlayan hastalığın kısa süre içerisinde başka evlere ulaşması, insanların birbirlerinden uzak durmasına, yolculukların sınırlandırılmasına ve şehrin giriş çıkışlarının kontrol edilmesine neden oluyordu.

15 Mayıs, 20 Haziran, 3 Temmuz ve 15 Temmuz 1894 tarihli Osmanlı arşiv belgeleri, Malatya ve kazalarında kordon uygulamasına başvurulduğunu göstermektedir.

Kordon, o dönemde hastalığın görüldüğü bölge ile diğer yerleşim yerleri arasındaki insan ve mal hareketlerinin sınırlandırılması ve denetlenmesi anlamına geliyordu. Başka bir ifadeyle şehir, görünmeyen bir tehlikeye karşı sınırlarını kapatmaya çalışıyordu.

Malatya’nın bağlı bulunduğu Mamuretülaziz Vilayeti’nden doktor, memur, ilaç ve tıbbi malzeme talep edildi. Hastalığın yayılmasını önlemek için sağlık görevlileri seferber edildi.

11 Temmuz 1894 tarihli bir başka belgede ise yeni tahaffuzhanelerin, yani bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemek amacıyla yolcuların veya hastaların karantinaya alındığı yerlerin yapılmasının gündeme geldiği görülmektedir.

Salgının boyutu büyüdükçe hayatın diğer alanları da bundan etkilenmiştir. Malatya’daki kolera salgını sona erinceye kadar Mamuretülaziz Vilayeti'ndeki mekteplerin açılmaması gerektiği belirtilmiştir.

Bugün okulların salgın nedeniyle kapanmasını yakın tarihte yaşanan bir durum olarak görüyoruz. Oysa Malatya insanı bundan 130 yılı aşkın bir süre önce de benzer bir gerçekle karşı karşıyaydı.

1894 yılının ortalarına gelindiğinde Malatya ve yöresinde 1000’in üzerinde kolera vakası tespit edildi. Kayıtlara göre bu vakaların yaklaşık yarısı ölümle sonuçlandı. Kolera yalnızca yaz aylarında kalmadı. Salgın sonbaharda da devam etti ve 1895 yılının başlarına kadar etkisini sürdürdü. Kordon ve karantina uygulamaları bir yılı aşkın süre devam etti. Ancak salgının tamamen sona ermesi için daha uzun bir süre beklenecekti.

Nihayet 28 Nisan 1895’te karantina ve kordon uygulamalarına son verilebildi. Malatya uzun ve ağır bir sınavdan geçmişti. Fakat salgınların hikâyesi burada bitmedi. 1899 yılına gelindiğinde bu kez tifo Malatya’da yeniden ortaya çıktı. 3 Mayıs 1899 tarihli Osmanlı arşiv belgesinde, Malatya’da ortaya çıkan tifo hastalığının tedavisi için mücadele eden Belediye Tabibi Mehmed Tahir Efendi’nin bu hastalık nedeniyle hayatını kaybettiği bildirilmektedir. Devlet, yaptığı hizmetlerin karşılığı olarak oğlunun Mekteb-i Âliyye’ye kabul edilmesini sağlamıştır.

Bir doktorun hastalarını tedavi ederken aynı hastalık nedeniyle hayatını kaybetmesi, dönemin sağlık koşullarının ne kadar ağır olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Tifo, salgın halinde görülmediği dönemlerde de Malatya’da varlığını sürdürmüştür. Özellikle Malatya Hapishanesi'nde hastalığın daha fazla görüldüğü ve Cumhuriyet Dönemi’ne kadar etkisini devam ettirdiği anlaşılmaktadır. XX. yüzyılın ilk yıllarına gelindiğinde ise Malatya’da çiçek ve difteri vakalarının da görülmeye başladığı arşiv kayıtlarına yansımaktadır.

Bugün hastaneler, ilaçlar, aşılar, sağlık çalışanları ve modern tıp uygulamaları, salgın hastalıklarla mücadelede önemli imkânlar sunmaktadır. Buna karşılık 1894 yılında Malatya’da yaşanan kolera salgını, dönemin sağlık koşulları ve tıbbi olanaklarının sınırlılığı nedeniyle kısa sürede geniş bir toplumsal kesimi etkileyebilecek bir boyuta ulaşmıştır. Salgının kontrol altına alınabilmesi amacıyla kordon uygulamalarına başvurulması, tahaffuzhanelerin oluşturulması, eğitim faaliyetlerinin geçici olarak durdurulması, farklı bölgelerden doktor ve sağlık görevlilerinin görevlendirilmesi ile ilaç ve tıbbi malzeme temin edilmeye çalışılması, dönemin salgın hastalıklarla mücadele yöntemlerinin temel unsurlarını ortaya koymaktadır. Bu tarihsel proses, yalnızca Malatya’nın geçmişte karşı karşıya kaldığı sağlık sorunlarını anlamak açısından değil, aynı zamanda geçmiş dönem toplumlarının sınırlı sağlık ve tıbbi imkânlar içerisinde yaşamlarını nasıl sürdürdüklerini ve salgın hastalıkların toplumsal hayat üzerindeki etkilerini değerlendirmek bakımından da önemli bir tarihsel örnek niteliğindedir. Dolayısıyla geçmişte yaşanan salgınların ve bu salgınlara karşı geliştirilen mücadele yöntemlerinin incelenmesi, günümüzde toplum sağlığına ilişkin uygulamaların ve koruyucu sağlık politikalarının öneminin anlaşılmasına da katkı sağlamaktadır.

Adil.dogan444@gmail.com

Sosyal İletişimci