Bazen bir insanı tanımak için yüzüne değil, yaptıklarına bakmak gerekir. Tarih, yalnızca savaşların, padişahların ve devletlerin hikâyesi değildir. Tarih, aynı zamanda insanı anlatır. İnsanın zaaflarını, önyargılarını, yanılgılarını ve en önemlisi de görünenle gerçek arasındaki mesafeyi anlatır.
Okuduğum eski bir Osmanlı anlatısı beni uzun süre düşündürdü.
Rivayete göre Sultan III. Murad döneminde yaşayan bir adam vardır. Dışarıdan bakıldığında hayat tarzı nedeniyle toplum tarafından pek de hoş karşılanmayan bu kişi hakkında çeşitli söylentiler dolaşmaktadır. İnsanlar, onun davranışlarına bakarak kendisi hakkında hüküm vermektedir.
Bir gün bu kişi ölür. Cenazesi yıkanmak ve defnedilmek üzere musalla taşına getirilir. Sultan III. Murad da cenaze merasimine katılır, cenazeyi görür, ancak gördüğü manzara karşısında şaşkına döner. Ölen kişinin yüzünde bir tebessüm ve nurlu bir görünüm vardır.
Sultan Murad, bu kişinin gerçekten anlatıldığı gibi biri olup olmadığını merak eder. Üstelik cenazede herhangi bir yakınının bulunmadığını fark eder. Bunun üzerine veziri Siyavuş Paşa'ya dönerek bu adamın ailesinin bulunup getirilmesini ister.
Siyavuş Paşa, padişahın emri üzerine mahalleye gider. Nalıncı'nın evini sorar ve sonunda evi bulur ve evin kapısını çalar. Karşısına yaşlı bir kadın çıkar.
Kadın, Nalıncı'yı anlatmaya başlar:
— Bizim hayırsız, tuhaf bir adamdı.
Onun akşamları eve gelirken içki şişeleri getirdiğini anlatır. Çevresindeki insanların da onun hakkında kötü düşündüğünü söyler.
İlk bakışta gerçekten de hakkında söylenenler doğru gibidir.
Fakat hikâyenin asıl gerçeği bundan sonra ortaya çıkar.
Yaşlı kadın, Nalıncı'nın içki şişelerini eve getirdiğini, ancak bunları içmediğini söyler. Şişelerdeki içkileri tuvalete dökmektedir.
Daha da ilginç olanı ise kadınlara para verip evine çağırdığı yönündeki söylentilerdir.
Yaşlı kadın, Nalıncı Baba olarak bilinen bu adamın bazı kadınlara para vererek onları evine getirttiğini ve saatlerce onlarla konuştuğunu anlatır. Fakat amacı insanların düşündüğü gibi değildir.
Onlara:
— Ben senin zamanını satın aldım. Şimdi sen beni dinle.
der ve uzun uzun nasihat edermiş. Hatta kötü yola düşmüş bazı kadınları ikna ederek doğru yola dönmelerine vesile olurmuş.
Yani mahallelinin gördüğü “içki getiren, kadınlarla görüşen tuhaf adam”, aslında kimsenin bilmediği bambaşka bir hayat yaşamaktadır.
Nalıncı Baba'nın mahalle camisinde namaz kılmadığı, mescitlere gitmediği de söylenmektedir. Bu nedenle insanlar onun dindarlığı konusunda da olumsuz düşünmektedir.
Oysa gerçek yine başkadır.
Bir gün kendisine:
— Sen böyle yapıyorsun ama işin aslını bilmeyen komşular seni kötü bilecek. Korkarım cenazen ortada kalacak.
denildiğinde şöyle cevap verir:
— Kimseye zahmetim olmasın diye evin arka bahçesine mezarımı kazdım.
Yakınları ise mezar kazmakla işin bitmeyeceğini söyleyince:
— Padişahın işi ne? Gelsin, cenazemi kaldırsın.
der.
İnsanların kötü alışkanlık sahibi olduğunu düşündüğü bu adam, aslında bambaşka bir hayat yaşamaktadır. İnsanların dışarıdan gördüğü bazı davranışlarının arkasında, onların bilmediği başka niyetler vardır. Hatta çevresindeki insanları iyiliğe yönlendirmek için kendi itibarını bile feda etmektedir.
Çünkü mesele, bir insanın ne yaptığı kadar, neden yaptığıdır.
İşte burada tarih bize önemli bir ders verir:
İnsanları görüntülerine, söylentilere ve başkalarının anlattıklarına bakarak yargılamak kolaydır. Asıl zor olan, gerçeğin peşine düşmektir.
Bugün de değişen pek bir şey yok
Aradan yüzyıllar geçti. Padişahlar değişti, şehirler değişti, teknoloji değişti. Fakat insanın en büyük zaaflarından biri pek değişmedi:
Gördüğümüze hemen inanıyoruz.
Bugün artık mahallede bir insan hakkında birkaç kişinin konuşmasına ihtiyacımız yok. Bir telefon ekranı, bir sosyal medya paylaşımı, birkaç saniyelik bir video ya da tek bir cümle, bir insan hakkında hüküm vermemize yetiyor.
Dün insanların birbirlerine anlattığı söylentiler, bugün sosyal medyada binlerce kişiye ulaşıyor. Dün mahalle dedikodusu birkaç ev arasında kalırken bugün bir paylaşım, dakikalar içinde bütün şehre yayılabiliyor.
En büyük tehlike de burada başlıyor:
Bir şeyi çok kişinin konuşması, onun doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Bir insanın fotoğrafını görüyoruz, karakteri hakkında karar veriyoruz.
Bir siyasetçinin tek cümlesini duyuyoruz, bütün düşüncesini bildiğimizi sanıyoruz.
Bir esnaf hakkında bir söylenti işitiyoruz, yıllarca verdiği emeği bir kenara bırakıyoruz.
Bir komşumuzun hayatında yaşadığı sıkıntıyı bilmeden onun hakkında hüküm veriyoruz.
Bir gencin yaptığı tek hatayı görüyor, bütün geleceğini o hatayla tanımlıyoruz.
Oysa insan, tek bir görüntüden ibaret değildir.
Asıl mesele: Niyet ve hakikat
Tarihteki bu anlatının bana göre en önemli tarafı, insanların görüntüye göre hüküm vermesi ile hakikatin bambaşka olması arasındaki çelişkidir.
Bugün de aynı çelişkiyi yaşıyoruz.
Bir insanın ne söylediğinden önce neden söylediğini, ne yaptığından önce hangi şartlarda yaptığını anlamaya çalışsak belki daha az insanı kıracağız.
Çünkü çoğu zaman bir insanın hayatının tamamını değil, yalnızca bize gösterilen küçük bir bölümünü görüyoruz. O küçük bölümden hareketle ise koca bir hayat hakkında hüküm veriyoruz.
Belki de asıl sorun burada.
Görmek başka, anlamak başkadır.
Son söz: Tarih bize hâlâ ayna tutuyor
Yüzyıllar önce anlatılan bir Osmanlı hikâyesi, bugün bize hâlâ çok şey söylüyor.
İnsanları dış görünüşleriyle yargılamayın.
Söylentiyle hüküm vermeyin.
Bir olayın yalnızca görünen tarafıyla yetinmeyin.
Çünkü bazen iyi sandığımız kötü, kötü sandığımız iyi çıkabilir.
Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey şudur:
Biraz daha az hüküm vermek, biraz daha fazla anlamaya çalışmak.
Teknoloji bize bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdı ama hakikate ulaşmayı kolaylaştırmadı. Tam tersine, bilgi çoğaldıkça doğru ile yanlış arasındaki ayrımı yapma sorumluluğumuz da arttı.
Nalıncı Baba'nın hikâyesi bize yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan basit ama önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Her gördüğümüz, gerçeğin tamamı değildir.
Bu nedenle bir insan hakkında hüküm vermeden önce bir kez daha düşünmekte fayda var.
Çünkü hayat bazen insana, yıllarca doğru bildiği bir şeyin karşısında şu cümleyi söyletebilir:
“Meğer işin aslı başkaymış…”
Adil Doğan
Sosyal İletişimci





