Günümüzde çocuklarımızı en kıymetli varlıklarımız olarak görüyoruz. Onların mutluluğu, güvenliği ve geleceği için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyoruz. Ancak aynı toplumun yaşlı bireylerine baktığımızda bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Sanki yaşlılık, üretimin sona erdiği, hayatın anlamını yitirdiği ve insanın toplumun kıyısına itilmesi gereken bir dönemmiş gibi bir anlayış giderek hâkim olmaya başladı.

Oysa tarihe baktığımızda çocuklara verilen değerin bugünkü gibi olmadığını görüyoruz. Aristo, çocukluğu insan hayatının en sıkıntılı ve tehlikeli dönemi olarak nitelendirmiş; kazaların, hastalıkların ve türlü zorlukların büyük ölçüde bu dönemde yaşandığını ifade etmiştir. Orta Çağ'da ise çocuk, çoğu zaman birey olarak değil, alınıp satılabilen bir mal ya da köle statüsünde değerlendiriliyordu. Sanayi Devrimi sonrasında ise çocuklar karın tokluğuna çalıştırılmış, emekleri acımasızca sömürülmüştür.

Çocuk hakları ve eğitimi konusunda yaşanan en önemli dönüşümlerden biri ise hiç şüphesiz Maria Montessori'nin geliştirdiği eğitim anlayışıdır. İtalya'nın ilk kadın tıp doktoru olan Montessori, eğitimin yalnızca bilgi aktarmaktan ibaret olmadığını; çocuğun araştırma, keşfetme ve öğrenme isteğini uyandırması gerektiğini savunmuştur. Onun geliştirdiği sistemde çocuk, özgür ve bağımsız bir birey olarak merkeze alınmış; zihinsel, ruhsal ve sosyal gelişimi desteklenmiştir. Böylece sorumluluk sahibi, özgüvenli ve toplum tarafından kabul gören bireyler yetiştirmenin yolu açılmıştır.

Bu anlayış, tarihte çocuğa yönelik bakış açısını kökten değiştirmiştir. Çocuk artık otorite karşısında değersiz ve söz hakkı olmayan biri değil; hakları bulunan, düşünceleri önemsenen ve birey olarak kabul edilen bir insan hâline gelmiştir. Olması gereken anlayışın bu olduğunu söyleyebilrim.

Ancak bu olumlu gelişmelerin yanında yeni bir dengesizlik de ortaya çıkmıştır.

Benim çocukluğumun geçtiği 1970'li ve 1980'li yıllarda Anadolu'nun aile yapısında çocuk belki bugünkü kadar merkeze konulmuyordu; fakat geniş aile içinde sevgiyle büyüyor, dedesiyle, ninesiyle, amcasıyla, halasıyla aynı hayatı paylaşarak dayanışmayı öğreniyordu. Sokakta ve okulda ekonomik farklılıklar bugünkü kadar belirgin değildi. İnsanlar birbirlerine üstünlük taslamaz, akran zorbalığı bu denli yaygın görülmezdi.

Ne var ki son yıllarda ekonomik dengelerin bozulmasıyla toplumda çok zengin ve çok yoksul kesimler oluşurken, orta sınıf giderek erimeye başladı. Bununla birlikte, "sonradan görme" diye tabir edilen tüketim odaklı yeni bir yaşam anlayışı da yaygınlaştı. Bu anlayışın etkisiyle bazı aileler çocuklarını adeta cam fanuslar içinde büyütmeye başladı.

Bugünün hibrit anne ve babalarının önemli bir kısmı için kendi çocukları dünyanın merkezidir. Başka çocukların varlığı, hakları ya da ihtiyaçları çoğu zaman ikinci planda kalmaktadır. Evde ve sosyal yaşamda çocuklar adeta birer prens veya prenses gibi yetiştirilmektedir. Ancak hayat yalnızca aile ortamından ibaret değildir. Bu çocuklar okulda, sokakta ve gerçek yaşamın içinde aynı ilgiyi ve ayrıcalığı göremediklerinde büyük hayal kırıklıkları yaşamaktadır. Beklentileri ile gerçekler arasındaki uçurum, onların ruh dünyasında ciddi çatışmaların oluşmasına neden olmaktadır.

Çocuklarımızı konuşurken yaşlılarımızı unutmak ise çok daha büyük bir toplumsal sorundur.

Ülkemizde ve dünyada yaşlı nüfus her geçen yıl artmaktadır. Doğurganlık oranlarının düşmesi, tıp ve teknolojide yaşanan gelişmeler, sağlık hizmetlerinin iyileşmesi insanların daha uzun yaşamalarını sağlamaktadır. Dolayısıyla yaşlılık, artık istisnai değil, toplumun en önemli gerçeklerinden biridir.

Gelişmiş ülkelerde ve kendi kültürel değerlerini koruyabilen toplumlarda yaşlı bireyler yalnızca yaşları nedeniyle değil; bilgi, tecrübe ve hayat birikimleri sayesinde toplumun hafızası olarak kabul edilir. Kariyerine, ekonomik durumuna ya da cinsiyetine bakılmaksızın yaşlı insanlar saygı görür; geleneklerin ve kültürel mirasın taşıyıcısı olarak değerlendirilir.

Benim çocukluk yıllarım olan 1970'li ve 1980'li yıllarda da yaşlılarımız ailelerin baş tacıydı. Onların sözü dinlenir, fikirlerine danışılır, ihtiyaçları öncelikli görülürdü. Büyüklerin önünde saygıyla eğilmek, yalnızca bir gelenek değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktu.

Bugün ise ne yazık ki tablo tersine dönmektedir. Çocuğu merkeze alan yeni aile modeli, yaşlı bireyleri çoğu zaman üretmeyen, yük olan, hatta bu dünyadan göçüp gitmesi beklenen insanlar gibi görmeye başlamıştır. Oysa bir toplumun gerçek medeniyet seviyesi, çocuklarına gösterdiği ilgi kadar yaşlılarına gösterdiği vefa ile de ölçülür.

Bu yazıyı kaleme almama vesile olan gelişme ise Malatya Valiliği tarafından düzenlenen; evde bakım, evde sağlık hizmetleri, engelli ve yaşlı bakım aylıkları ile sosyal yardım çalışmalarının değerlendirildiği toplantı oldu.

Toplantılar elbette yapılmalıdır. Sorunlar konuşulmalıdır. Ancak asıl mesele, konuşulanların hayatın içine ne kadar yansıdığıdır. Sosyal yardımların ne şekilde verildiği yaşlı yakınlarına ne türlü zorluklarının çıkarıldığını bizzat kendim yaşadığım için bu yazıyı kaleme aldım. Yetkililerin, verilen bu yaşlı aylığını acaba ne yapsam da kessem gibi farklı arayışların olduğunu bizzat kendim yaşadım. Bugün bir yaşlı insanın eline geçen 8-10 bin liralık destekle kira, gıda, ilaç ve temel ihtiyaçlarını karşılaması mümkün müdür? Üstelik birçok yaşlı, çocuklarının ilgisinden de mahrum kalmışken, ekonomik şartların her geçen gün ağırlaştığı bir ortamda nasıl insanca yaşayacaktır?

Yaşlılarımızın yalnızlığını birkaç toplantı tutanağıyla gideremeyiz. Onların ömür boyu verdikleri emeğin karşılığını birkaç yardım kalemine sığdıramayız. Çünkü mesele yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda vicdani, ahlaki ve toplumsal bir sorumluluktur.

Bugün geldiğimiz noktada acı bir gerçekle yüzleşmek zorundayız: Çocuklarımızı mutlu etmek adına onları hayatın gerçeklerinden koparırken, bizi bugünlere taşıyan yaşlılarımızı yalnızlığa ve çaresizliğe terk ediyoruz. Evlat sevgisini sınırsız tüketimle karıştıran, çocuğunun her isteğini yerine getirmeyi iyi ebeveynlik sanan bir anlayış; aynı zamanda anne babasını, dedesini, ninesini bir yük olarak görmeye başlayan bir neslin oluşmasına zemin hazırlıyor. Bir toplum, yaşlısına sahip çıkamıyorsa yalnızca bir insanı değil, kendi geçmişini ve değerlerini de kaybediyor demektir. Bugün kapısını çalmadığımız, hâlini sormadığımız, birkaç kuruşluk destekle yaşam mücadelesine terk ettiğimiz her yaşlı, aslında bizim toplumsal vicdanımızın aynasıdır.