Malatya’nın geçmişi, binlerce yıl öncesine uzanıyor. Arkeolojik bulgular, bu coğrafyada Neolitik Çağ’dan itibaren yerleşik yaşamın izlerini ortaya koyuyor. Malatya, yalnızca tarihî bir yerleşim yeri değil, aynı zamanda farklı uygarlıkların iz bıraktığı, tarımsal zenginliği ve kültürel birikimiyle öne çıkan önemli bir Anadolu kenti. Hitit döneminde Melid veya Meliddu adıyla anılan kent, tarih boyunca farklı siyasi güçlerin egemenliği altında kaldı. Roma İmparatorluğu döneminde Melitene adıyla bilinen Malatya, imparatorluğun doğu sınırlarının korunmasında stratejik bir merkez olarak kullanıldı. Roma hâkimiyetinin ardından Bizans ve Arap egemenlikleriyle tanışan şehir, Anadolu’nun siyasi ve askerî mücadelelerine sahne oldu.
Türklerin Anadolu’ya yerleşme sürecinde de önemli bir konuma sahip olan Malatya, Danişmentliler döneminde Türk hâkimiyetine girdi. Daha sonraki yüzyıllarda Selçuklu ve diğer Anadolu beyliklerinin yönetiminde kalan şehir, 1516 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sırasında Osmanlı topraklarına katıldı.
Malatya’nın tarihî ve doğal zenginliğini anlatan önemli kaynaklardan biri, 17. yüzyılın büyük seyyahı Evliya Çelebi’nin Seyahatname adlı eseridir. Çelebi, Malatya’yı anlatırken özellikle Aspuzu’nun bahçelerine, su kaynaklarına, iklimine ve meyve çeşitliliğine dikkat çeker.
O dönemde Malatya’nın yazlık yaşam alanı olarak öne çıkan Aspuzu, bağları, bahçeleri ve mesire yerleriyle tanınmaktadır. Evliya Çelebi, Aspuzu’nun güzelliğini İstanbul’un Kâğıthane ve Göksu mesireleriyle, Konya’nın Meram bahçeleriyle ve dönemin diğer ünlü bahçeleriyle karşılaştırır. Ancak Aspuzu’nun bol suları, elverişli iklimi ve meyve çeşitliliği nedeniyle ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu vurgular. Çelebi’nin anlatımında bahçelerin güzelliği, suların bolluğu ve meyvelerin çeşitliliği, bu coğrafyanın yaşam kültürünü belirleyen unsurlar arasında yer alır.
Evliya Çelebi, Aspuzu’nun meyve zenginliğini anlatırken özellikle kayısıya ve armuda geniş yer ayırır. Yedi çeşit kayısıdan söz eder; bunlar arasında Hamavî, sarı Hamavî, mışmış Hamavî, beyaz kumru, bey kumru, sulu kumru ve etli kumru adlarını sayar. Kayısıların son derece sulu olduğunu, bu nedenle taşınmalarının güçlük yarattığını belirtir.
Zerdaliden pestil yapıldığını, seksen çeşit armut yetiştirildiğini ve bu armutlardan bazılarının padişaha hediye olarak gönderildiğini de kaydeder. Hatta bazı armut filizlerinin İstanbul’a götürülerek oradaki armut ağaçlarına aşılandığını anlatır.
Çelebi’nin anlatımı üzüm, kiraz ve vişne gibi diğer meyvelerle de devam eder. Üzümden yapılan ürünlerin çeşitliliğine dikkat çeker; üzüm sarması, üzüm şırası, pestil ve üzümlü tarhana gibi yöresel ürünlerden söz eder. Meyvelerin bolluğunu ve lezzetini anlatırken bu zenginliği kelimelerle ifade etmenin güçlüğünü dile getirir.
Evliya Çelebi’nin tasvir ettiği Malatya, tarımsal çeşitliliğiyle öne çıkan, bahçeleriyle anılan ve ürünleri başka coğrafyalara gönderilen bir kenttir. Peki, yüzyıllar önce bu kadar zengin bir tarımsal kültüre sahip olan Malatya’dan günümüze ne kaldı?
Bugün Malatya denildiğinde akla ilk gelen ürün kayısıdır. Kayısı, kentin ekonomik kimliğinin önemli bir parçası, uluslararası alanda tanınmasını sağlayan başlıca tarımsal ürünüdür.
Bir zamanlar onlarca çeşidiyle anılan armutlar nerede? Evliya Çelebi’nin eserine kaydettiği zerdali çeşitliliği ne oldu? Bağlarımız, yerel üzüm çeşitlerimiz ve bu üzümlerden üretilen geleneksel ürünlerimiz varlığını koruyor mu?
Kayısı konusuna gelince, burada daha çarpıcı bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Üretim maliyetlerinin, işçilik giderlerinin, enerji ve nakliye fiyatlarının yükseldiği bir ekonomik ortamda kayısı üreticisinin ürününü hangi fiyattan satabildiği ciddi bir tartışma konusudur. Piyasadaki fiyatların önceki yıla kıyasla üçte bir düzeyine gerilediği dönemler yaşanıyorsa bunun nedenleri ayrıntılı biçimde sorgulanmalıdır.
Enflasyon karşısında birçok mal ve hizmetin fiyatı yükselirken üreticinin emeğinin karşılığını alamaması, tarımsal değer zincirindeki yapısal sorunları gündeme getirir. Üretici yüksek maliyetlerle karşı karşıya kalırken tüketici de ürünün ucuzladığını her zaman hissetmeyebilir. Öyleyse aradaki ekonomik değer kimler tarafından ve hangi aşamalarda paylaşılmaktadır? Üreticinin pazarlık gücü yeterli midir? Depolama, ihracat, aracılık ve pazarlama mekanizmaları üreticinin lehine mi işlemektedir? Bu soruların yanıtları, kayısının gerçek ekonomik değerini anlamak bakımından önemlidir.
Geçmişte onlarca armut çeşidiyle, farklı kayısı türleriyle, üzüm bağlarıyla ve geleneksel meyve ürünleriyle anılan bir coğrafyanın bugün tek bir ürünün ekonomik başarısına bağımlı kalması, tarımsal çeşitlilik açısından da dikkatle değerlendirilmelidir.
Evliya Çelebi’nin yüzyıllar önce hayranlıkla anlattığı Aspuzu bahçelerine ne oldu? Doğayı, bağları ve bahçeleri kendi ellerimizle beton yığınına çevirdik. Malatya’nın geçmişine bakarak övünüyoruz. Diğer yandan, bu anlatılan doğa harikası coğrafyamızı beton kentlere dönüştürmekle de övündüğümüz bir gerçektir. Ancak geçmişle övünmenin anlamlı olabilmesi için o geçmişten kalan değerleri bugüne taşıyabilmek gerekir. Aksi hâlde yüzyıllar önce çeşit çeşit meyveleriyle anılan Aspuzu’yu anlatır dururuz, bugün ise kayısının fiyatını ve üreticinin geçim mücadelesini konuşmaya devam ederiz.
Adil.dogan444@gmail.com
Sosyal İletişimci




