İnsan hayata gözlerini açtığında ilk besin kaynağı anne sütüdür. Ardından annenin sevgiyle pişirdiği çorbalar gelir. Çocukluk yıllarında yiyebildiğimiz yemekler belki bugünün ölçülerine göre çok çeşitli değildi. Ancak yıllar geçtikçe anlıyorum ki dünyanın en lezzetli yemekleri, lüks sofralarda değil; bir annenin emeğiyle kurulan mütevazı sofralardaymış.
İnsan annesini kaybedince bunu daha derinden hissediyor. Çünkü anne yalnızca evladını doyuran kişi değildir. O, sığınılacak bir kucak, yaslanılacak bir duvar, tutunulacak en sağlam daldır. Varlığında çoğu zaman farkına varamadığımız bu büyük nimetin kıymetini, ne yazık ki yokluğunda daha iyi anlıyoruz.
Anadolu kadını, yokluk ve imkânsızlıklar içinde evladını büyütürken adeta saçını süpürge etmiştir. Kendi ihtiyaçlarını bir kenara bırakmış, evladının geleceğini her şeyin önünde tutmuştur. Onun tek arzusu; vatana, millete ve insanlığa faydalı bireyler yetiştirmek olmuştur. Bugün sahip olduğumuz pek çok değerin temelinde, o fedakâr annelerin alın teri ve duası vardır.
Benim hafızam altı yaşından sonrasını hatırlıyor. Daha önceki yıllar zihnimde silik olsa da, altı yaşından itibaren anamın hazırladığı sofralar dün gibi aklımda.
Yıl 1977 ya da 1978... Kahvaltı soframızda bugün olduğu gibi çeşit çeşit ürünler bulunmazdı. Zeytin bile lüks sayılırdı. Bizim kahvaltımızın vazgeçilmezi çay ve evde pişirilen yufka ekmeğiydi. Ancak bu, bugün marketlerde satılan yufkalardan değildi. Değirmende öğütülen kepekli undan hazırlanır, her ev kendi ekmeğini kendi yapardı. Anam, o ekmeği tereyağında hafifçe kızartır, sıcak sıcak sofraya getirirdi. Eğer yanında biraz da peynir varsa, o gün bizim için bayram demekti.
O yıllarda öğle ve akşam yemeği kavramı bugünkü kadar belirgin değildi. Kalabalık bir aileydik. Kiminin işi erken biter, kimininki geç. Bu yüzden sofranın belli bir saati olmazdı. Eve hangi evlat ne zaman gelirse gelsin, anam mutlaka onun karnını doyururdu.
Soframızın vazgeçilmezleri arasında patates tiridi, fasulyeli yemekler ve neredeyse her gün pişen mis kokulu tereyağlı pilav bulunurdu. Belki soframız zengin değildi ama bereketi hiç eksik olmazdı.
Misafir ise başlı başına bir bereketti. Eve gelen hiçbir misafir yemeksiz uğurlanmazdı. Bugün düşünüyorum da, o yokluk günlerinde onlarca insanı ağırlayabilmek büyük bir maharet değil, Anadolu kadınının gönül zenginliğinin eseriydi. Annem, elindeki azı çoğaltmayı bilen, paylaşmanın bereketine inanan o güzel kadınlardan biriydi.
Anamın en özel yemeklerinden biri de kömbeydi. Bayramların, özel günlerin ve sevilen misafirlerin vazgeçilmez ikramıydı. İki kat hamurun arasına kavurma, ceviz ya da kıyma konur; bol tereyağıyla hazırlanan bu eşsiz lezzet, bizim kültürümüzde adeta misafire verilen değerin simgesiydi.
Yaz aylarında köyümüze gittiğimizde kömbenin asıl yapılışına tanık olurduk. Köyümüzde suyla çalışan bir değirmen vardı. Buğday orada öğütülür, elde edilen un kömbenin temel malzemesini oluştururdu. Su, tuz ve unla yoğrulan hamur iki kat hâline getirilir, arasına bolca kavurma ve tereyağı konulurdu. Daha sonra sacın üzerine yerleştirilir, altı ve üstü odun ateşinin koruyla kapatılarak dört ya da beş saat ağır ağır pişirilirdi. O mis gibi kokuyu hâlâ burnumda hissedebiliyorum. Bugün dünyanın en seçkin restoranlarında yemek yemiş olsam da, o kömbenin lezzetine yaklaşabilen tek bir yemek bile görmedim.
Kış ayları geldiğinde sobamız kurulurdu. Soba yalnızca evi ısıtmazdı; aynı zamanda mutfağın da en önemli yardımcısıydı. Üzerine konulan alüminyum güğümde su sürekli sıcak tutulurdu. Anam sobanın üzerinde haşlanmış mısır, haşlanmış nohut ve bizim "hedik" dediğimiz haşlanmış buğdayı pişirirdi. Eve her gelişimde elim önce sobanın üzerine uzanırdı. O sıcak lezzetlerin tadı hâlâ damağımdadır.
Yıllar geçti... Beş yıldızlı otellerde açık büfe kahvaltılar yaptım. En seçkin restoranlarda, usta aşçıların hazırladığı sayısız yemek tattım. Fakat hiçbir tabak, anamın o mütevazı sofrasındaki huzuru, sevgiyi ve lezzeti bana veremedi. Çünkü o yemeklerin malzemesi yalnızca un, tereyağı ya da buğday değildi; içine emek, sabır, fedakârlık ve karşılıksız anne sevgisi katılmıştı.
Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki çocukluğumuzun en büyük zenginliği, sofradaki çeşit değil; sofranın etrafında toplanan yüreklerdi. O günlerde yokluk vardı ama sevgisizlik yoktu. İmkânlar sınırlıydı ama gönüller genişti. Annelerimizin elleri nasırlıydı; fakat o eller değdiği her şeyi berekete dönüştürüyordu.
Şimdi anam aramızda değil. Onun kurduğu sofralar da, sobanın üzerinde kaynayan güğüm de, köyde ağır ağır pişen kömbeler de yalnızca hatıralarımda yaşıyor. Fakat biliyorum ki insanı ayakta tutan şey, sadece yediği yemekler değildir; o yemeklerin ardındaki sevgi, emek ve hatıralardır. Bir annenin evladı için yoğurduğu hamur, yaktığı ateş, beklediği kapı ve ettiği dua, ömür boyu insanın ruhunu beslemeye devam eder.
Keşke annelerimizin kıymetini onlar hayattayken daha çok anlayabilsek... Keşke o mütevazı sofralarda biraz daha uzun oturabilsek, pişirdikleri her lokmanın ardındaki sevgiyi daha iyi hissedebilsek. Çünkü gün geliyor; dünyanın en pahalı sofraları kurulsa da insanın gönlü, yalnızca annesinin "Gel evladım, yemeğin hazır." diyen sesini arıyor.
Bugün anlıyorum ki dünyanın en güzel yemeği, en pahalı malzemelerle yapılan yemek değil; bir annenin sevgisiyle pişirdiği yemektir. Dünyanın en büyük serveti ise bankalarda biriken para değil, annesinin duasını almış bir evlat olabilmektir. Allah, hayatta olan bütün annelerimize sağlıklı, huzurlu ve uzun ömürler nasip etsin. Ebediyete irtihal eden tüm annelerimizi ise rahmetiyle kuşatsın. Çünkü anneler gider; ama onların sevgisi, emeği ve sofralarının bereketi, evlatlarının yüreğinde ömür boyu yaşamaya devam eder.





