Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosunda yer alan ve bu kadronun Mustafa Kemal Atatürk’ten sonraki en önemli isimlerinden biri olan İsmet İnönü’nün ikinci çocuğu Erdal İnönü’nün çocukluğu, gençliği, eğitim hayatı, siyasi hayatı ve hastalığı hakkında bilgiler paylaşarak bir dönemin Türk siyasi hayatında esprileriyle nasıl gündeme geldiğini anlatmak istedim.
6 Haziran 1926’da dünyaya gelen Erdal İnönü, doğumundan ölümüne kadar bilim insanı ve siyasetçi olarak kendine has çizgisiyle farklı bir siyasetçi profili çizmiştir. Erdal İnönü doğduğunda Başbakan’ın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. İsmet İnönü, oğlu doğduğunda ona isim koymak için “er” ve “dal” kelimelerinin birleşiminden oluşan Erdal ismini vermiştir.
Gazeteci Can Dündar ile yaptığı bir söyleşide çocukluğunu anlatırken çoğunlukla ağladığını, ayrıca inatçı bir kişiliğe sahip olduğunu belirtmiştir. Başbakan’ın oğlu olmanın bazı avantajlar sağladığı gibi bazı sorumlulukları da beraberinde getirdiğini söylemiştir. Daima göz önünde olmak ve toplum tarafından davranışlarının ve hareketlerinin kontrol altında tutulduğunu hissetmek, ona göre rahatsız edici bir yaşam biçimiydi.
Erdal İnönü, ilk, orta ve lise eğitimini Ankara’da gördü. Düzenli bir şekilde ders çalışan bir öğrenciydi. Düzenli ve disiplinli ders çalışma sistemi, onun sonraki yıllarda tanınmış bir bilim insanı olmasının yolunu açmıştır. Babası bir gün hangi mesleği yapmak istediğini sorduğunda fizikçi olmak istediğini belirtmiştir. Fakat Ankara’da o dönemde fizik bölümü bulunmadığı için İstanbul’a gitmesi gerekiyordu. Bu duruma annesi rıza göstermediği için bu fikrinden vazgeçmiştir.
Erdal İnönü, son derece başarılı bir üniversite hayatı geçirmiş, ardından lisansüstü eğitim almak üzere Amerika’da California Institute of Technology’ye (Caltech) girme başarısı göstermiştir. Dünyanın en başarılı beyinleriyle birlikte dersler almıştır. 21 Şubat 2001 tarihinde Kültür Üniversitesi’nde katıldığı bir söyleşide şunları belirtmiştir:
“Caltech’e gittiğimde verdikleri problemlerin bazılarını yapamıyordum. Uğraşıyorum, uğraşıyorum, yapamıyorum. O bana çok hayret verdi. Ağabeyim benden evvel gitmişti Caltech’e. O, mühendislik kısmında yüksek öğrenim yaptı. Ona bunu söyledim. Dedi ki: ‘Burası dünyanın her tarafından, Amerika’nın her yerinden gelmiş parlak insanların olduğu bir yer, Ankara gibi değil.’ Bu bana gösterdi ki bizim ünlü atasözümüzde olduğu gibi: ‘El elden üstündür.’”
Erdal İnönü, ABD’de eğitim gördüğü sırada Princeton Üniversitesinde Wigner adlı Macar asıllı bir fizikçinin ününü duymuş ve onunla çalışmaya karar vermiştir. Böylece “İnönü-Wigner Yöntemi” şeklinde tarihe geçen, bir gruptan farklı bir gruba geçmenin yeni bir yolunu gösteren matematik yöntemini bularak adını bilim dünyasına yazdırmıştır.
İnönü, ABD’den Türkiye’ye döndükten sonra Ankara Üniversitesine fizik asistanı olarak atanmış ve bilimsel çalışmalarını burada yürütmüştür. Fizik asistanlığı yaparken aynı zamanda askerlik görevini de yerine getirmiş ve ardından Sevinç Hanım’la hayatını birleştirmiştir.
Erdal İnönü’nün siyasi hayatı 1990’lı yıllara rastlamaktadır. 12 Eylül Askerî Darbesi’nden sonra birçok siyasetçi siyasi yasaklıydı. Erdal İnönü’nün çevresi de siyasete girmesi için ona büyük baskı uyguluyordu. Darbeden sonra siyasi partilerin kapatılması, onun için yeni bir parti kurmak veya yeni bir siyasi oluşum içerisinde yer almak açısından bir fırsat oluşturuyordu. Fakat sıkıyönetim yetkilileri, babasının Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış bir insanın evladının siyasete girmesinin sakıncalı olduğunu belirterek bunu engellemişlerdir.
Ancak daha sonra yapılan yerel seçimlerde, kurucusu ve genel başkanı olduğu Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) önemli bir başarı elde etmiştir. Böylece yoktan var edilen bir siyasi kariyere ulaşmıştır. O, alışılagelmiş siyaset biçimini bir kenara bırakarak kendine has üslubuyla, ABD’de geçirdiği yıllarda tanık olduğu siyasi anlayıştan da etkilenerek farklı bir siyasi çizgi izlemiştir.
Erdal İnönü iyi bir bilim insanıydı; ancak Türkiye’deki siyasi mücadelelerin dinamiklerini tam olarak bilmeden siyaset yapmaya çalıştı ve bu alanda bilim dünyasındaki kadar başarılı olduğu söylenemez. Çünkü Türkiye’de siyaset çoğu zaman bolca vaat vermeyi, bugün söyleneni yarın inkâr etmeyi ve siyasi mücadelede sert yöntemlere başvurmayı beraberinde getirebiliyordu. Erdal İnönü’nün kişiliğinde ise başladığı işi yarım bırakmamak, dürüst davranmak ve uzlaşmacı olmak gibi özellikler ön plandaydı.
Yaklaşık on iki yıl süren siyasi hayatında ilk döneminde önemli başarılar elde etmesine rağmen partisinin Halkçı Parti ile birleşmesi sonucunda Sosyal Demokrat Halkçı Partiyi (SHP) kurarak genel başkan oldu. 1991 yılında yapılan Türkiye genel seçimlerinde önemli bir başarı göstererek 1991-1993 yılları arasında kurulan koalisyon hükûmetinde Başbakan Yardımcılığı yaptı. 1995 yılında ise yaklaşık altı ay Dışişleri Bakanlığı görevinde bulundu. Ayrıca 17., 18. ve 19. dönemlerde TBMM İzmir Milletvekili olarak parlamentoda görev yaptı.
Erdal İnönü, bu siyasi geçmişinin ardından siyaseti kendi isteğiyle bırakarak kendisini kitap okumaya ve bilimsel çalışmalara verdi. Bir söyleşisinde siyasetin nankör olduğunu, iktidardayken toplumun çoğunluğunun yanında olduğunu; ancak hasta olduğunda kimsenin yanında olmadığını, kimsenin kendisini arayıp sormadığını belirtmiştir.
12 Eylül Darbesi döneminde rejimin uyguladığı antidemokratik ve insan haklarına aykırı uygulamaların topluma önemli ölçüde rahatsızlık verdiğini yüksek sesle dile getiren ve rejime karşı itiraz eden kişi olarak cesur ve korkusuz bir bilim ve siyaset insanı şeklinde hafızalara kazınmıştır.
Siyasi hayatı boyunca o kirli siyasi dünyada temiz bir insan olarak kalmayı başarmıştır. Hiçbir zaman koltuk hırsıyla hareket etmemiştir. Karşı tarafa yalakalık yapmaz, gereksiz yere yapılan iyiliklerin iki tarafa da zarar verebileceğini belirtirdi. Omuzlarda taşınmayı hiç istemez, gösterişten çok uzak dururdu. Kendisini omuzlarda taşımak isteyen insanlara karşı yere yatarak engel olduğu, şemsiyesini taşımak isteyenlere ve kapısını açmak isteyen görevlilere izin vermediği anlatılmaktadır.
Esprileriyle kimi zaman ekranlarda, kimi zaman parlamentoda insanları gülümseten yönleri oldukça fazlaydı. Türk basını, fiziksel görünümü nedeniyle onu zaman zaman ağır biçimde eleştirmiş; ancak o yine sevecen üslubuyla bunlara gülüp geçmiştir.
TBMM’ye kimi zaman yürüyerek, kimi zaman ise taksiyle gidecek kadar mütevazı ve halkın içinden biriydi.
Erdal İnönü, yaşamı boyunca yüzündeki tebessümünü, hoşgörüsünü ve uzlaşmacı yönünü kaybetmemiştir. Türkiye’nin alışık olmadığı bir siyasetçi profili sergilemiştir. Toplumun özlediği ve siyasette ideal olarak gördüğü lider profilinin simgelerinden biri hâline gelmiştir.
Erdal İnönü’nün hayatına bakıldığında, karşımıza yalnızca İsmet İnönü’nün oğlu olan bir siyasetçi değil; aynı zamanda uluslararası alanda çalışmalar yapmış bir bilim insanı, akademisyen ve Türk siyasetinde kendine özgü bir üslup oluşturmuş bir isim çıkmaktadır. Ancak onu değerlendirirken yalnızca mütevazılığı, esprileri ve hoşgörüsü üzerinden olumlu bir portre çizmek, siyasi kişiliğini eksik değerlendirmek anlamına gelir.
İnönü’nün en önemli özelliklerinden biri, siyasette sertlik ve çatışma yerine uzlaşmayı tercih etmesiydi. Bu yönü, günümüzde de özlenen bir siyaset anlayışına işaret etmektedir. Bununla birlikte uzlaşmacı olmak her zaman siyasi başarı anlamına gelmemektedir. İnönü’nün siyasi hayatı da bu durumun açık örneklerinden biridir. SODEP ve SHP dönemlerinde önemli başarılar elde edilmiş, ancak bu başarılar uzun vadeli ve güçlü bir siyasi iktidar alternatifine dönüşememiştir. Koalisyon hükûmetlerinde üstlendiği görevler de Türkiye’nin temel siyasi ve ekonomik sorunlarını çözmeye tek başına yeterli olmamıştır.
Dolayısıyla Erdal İnönü’yü yalnızca “temiz siyasetçi” veya “siyasetin güler yüzü” olarak değerlendirmek de doğru değildir. Çünkü siyaset, kişisel dürüstlük ve iyi niyetin yanı sıra güçlü bir siyasi organizasyon, kararlı bir liderlik, doğru politikalar ve toplumun değişen beklentilerini okuyabilme yeteneği gerektirir. İnönü’nün bilim insanı kimliği ve kişisel özellikleri onun güçlü yönleri olmakla birlikte, aynı özelliklerin siyasi mücadele içerisinde zaman zaman bir dezavantaja dönüştüğü de söylenebilir.
Buna rağmen İnönü’nün Türk siyasi hayatındaki değerini yalnızca seçim sonuçlarıyla ölçmek haksızlık olur. O, siyasi makamların kişiye ayrıcalık sağlamaması gerektiğini davranışlarıyla göstermiş, gösterişten uzak durmuş ve siyasetin sert dili içerisinde mizahı ve hoşgörüyü kullanabilmiştir. Özellikle kendisine yönelik eleştirileri kişisel bir çatışmaya dönüştürmemesi, siyasi rakipleriyle iletişim kurabilmesi ve gerektiğinde siyasetten çekilebilmesi, onu dönemin birçok siyasetçisinden ayırmıştır.
Ancak burada eleştirel olarak üzerinde durulması gereken başka bir nokta da vardır: Erdal İnönü’nün bugün olduğundan daha büyük bir siyasi başarıya ulaşamamış olması, yalnızca Türkiye’deki siyasi ortamla açıklanamaz. Liderlik tarzı, siyasi kararları ve partisinin yaşadığı iç sorunlar da bu sonuçta etkili olmuştur. Dolayısıyla onun siyasi kariyerindeki eksiklikleri yalnızca “kirli siyaset düzeni”ne bağlamak, tarihsel gerçekliği tek taraflı yorumlamak olur.
Erdal İnönü’nün asıl mirası belki de seçim kazanmak veya uzun süre iktidarda kalmak değil, siyasetin başka türlü yapılabileceğini göstermesidir. Bilim insanı kimliğini koruyarak siyasete girmesi, makamın getirdiği ayrıcalıklardan uzak durması, mizahı bir siyaset dili olarak kullanması ve aktif siyaseti kendi iradesiyle bırakması, onu Türk siyasi tarihinde farklı bir yere taşımıştır.
Bugünden bakıldığında Erdal İnönü’nün siyasi tercihleri elbette eleştirilebilir. Ancak Türkiye’de siyasetin çoğu zaman kişisel çatışmalar, kutuplaşma, makam mücadelesi ve sert söylemler üzerinden yürütüldüğü düşünüldüğünde, onun temsil ettiği siyaset anlayışının neden hâlâ hatırlandığı daha iyi anlaşılabilir.
Allah rahmet eylesin.
Adil.dogan444@gmail.com
Sosyal İletişimci





